19.Bölüm: Gümüş Terazinin Kırık Kefesi
Yazar: Sessizligi.Yazan R.B

Akşam olmuştu, evin içi her zamankinden farklı, gergin bir sessizliğe bürünmüştü. Hepimiz salonda oturuyorduk. Babam, bu gece misafirlerin geleceğini ve mutlaka hazırlanmam gerektiğini söylemişti. Normal şartlarda eve misafir geldiğinde beni odama gönderirler, “Yabancıların yanında bizi utandırırsın" diyerek ortalıkta görünmeme izin vermezlerdi. Ama bugün her şey tersi̇ne dönmüştü. Sanki bir anda bu ailenin gerçekten birer ferdi olmuşum gibi aşağıda, onlarla birlikte olmamı istemişlerdi. Annem bile bugün bana tuhaf bir şekilde iyi davranıyordu. Evin içinde yıllardır süregelen o yokmuşumluk hissi yerini ürkütücü bir ilgiye bırakmıştı. Halamlar yeni gelmişti, uzun süredir Rusya’da yaşıyorlardı ve buraya ne için döndüklerini tam olarak bilmiyordum. Halam, "Çok güzel bir iş için buradayız" demişti ama içimdeki o huzursuz ses, işlerin hiç de öyle masum olmadığını fısıldıyordu. Duru’yla Kerem yukarıda, benim odamda neşeyle koşturup oynuyorlardı, onların bu masum dünyası, aşağıda dönecek dolaplardan tamamen habersizdi. Huzursuzluğum yavaş yavaş içimi kemirirken, mutfaktan çıkan Selma abla elinde bir bardak su ve küçük bir tepsiyle yanımda bitiverdi. İlaç saatim gelmişti. Artık midemi bulandıran, içtikçe boğazımı yakan bu haplardan nefret ediyordum ama içmeyince başıma gelen o karanlık krizleri biliyordum. Mecburdum, iyileşmek, bu bataklıktan kurtulmak için o zehri yutmak zorundaydım. Selma ablanın uzattığı tepsiden ilacı ve suyu alıp sessizce yuttum. Doktor her seferinde yavaş yavaş iyileştiğimi söylüyordu ama ben aynaya baktığımda ya da içimdeki o kopuşları hissettiğimde iyileşmeye dair tek bir iz bile göremiyordum. Her şey eskisi gibi, hatta eskisinden de karmaşık dönüyordu. Tam o sırada kapı çaldı. Selma abla mutfaktan aceleyle çıkıp kapıyı açmaya gitti. İçeri girenleri gördüğüm an, omurgamdan aşağı buz gibi bir ürperti yayıldı. Gelenler, o günkü çocuk ve babasıydı. Ailecek ayağa kalktık, ben de mecburen onlara uydum. Misafirlerle tek tek tokalaşıp görüşmeye başladılar. Sıra bana geldiğinde, o adam tam önümde durdu. Babam, gözlerini dikip soğuk bir tıkırtıyla, "Öp elini kızım," dedi. İçimdeki isyan dalgasını bastırarak babamın dediğini yaptım, adamın elini öpüp alnıma koydum. Bunu benden neden istemişlerdi, anlamıyordum. Neden bu adamın karşısında boyun eğmek zorundaydım? Herkes salondaki yerini aldıktan sonra yemek hazırlıklarının bittiği haber verildi ve yemek salonuna geçildi. Masaya oturduğumuzda midemde büyük bir taş oturmuş gibiydi, en ufak bir iştahım yoktu. Fakat misafirlere ayıp olmasın, dikkat çekmeyeyim diye tabağıma birkaç lokma bir şey aldım. Daha ilk lokmayı yutmuştum ki, kafamın içinde ani bir çınlama koptu. Gözlerimin önü karardı, sanki biri beynimin içinde yankılı bir sesle konuşuyordu. Bu durum beni öylesine hazırlıksız yakalamıştı ki, nefesim kesildi. “ Şimdi sırası değil, ” diye geçirdim içimden. Babamın o öfkeli bakışlarını üzerimde hissetmek, rezil olmak istemiyordum. Kendimi zorda olsa tutmaya çalıştım. Ellerim zangır zangır titriyordu, hemen masanın altına indirip sıktım ki kimse fark etmesin. Ama Selma ablanın keskin gözleri bunu anında yakalamıştı. Sessizce yanıma sokulup eğildi, kulağıma doğru, "Kuzum iyi misin?" diye fısıldadı. Ona dönüp aynı tonda, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle, "Abla ben iyi değilim galiba, ne yapacağım?" diyebildim. Selma abla panik yapmamak adına sakin bir sesle, “ Sakinleşmeye çalış, derin nefes al. Doktorun dediklerini hatırla, şu an bir şey yapamayız, baban kızar," diyerek benden uzaklaştı. Masanın altından ellerimi birbirine kenetleyip içimden sayı sayarak derin derin nefesler aldım. Yavaş yavaş o uğultu dağılıyor, zihnim yerine geliyordu. Neyse ki yemek bitmişti ve ben de kendimi bir şekilde toparlamayı başarmıştım. Yemekten sonra tatlı aşamasına geçilmişti. Hizmetçiler masayı toplamış, herkesin önüne özenle hazırlanan tatlılar ve kahveler yerleştirilmişti. Ben kahve içemediğim, çayı tercih ettiğim için Selma abla önüme sıcak bir bardak çay koymuştu. Babam kalın…