10. Bölüm: Zihnimin Kirlenen Aynası
Yazar: Sessizligi.Yazan R.B

Sevgili okuyucu... “Sandın ki zaman yaraları kapatır, sandın ki enkazlar temizlenir. Oysa bazı adımlar sadece yeni bir karanlığın kapısını aralar; geriye kalan tek şey ise arkanda bıraktığın o sessiz fırtınadır.” ⚖️ Titreyen parmaklarımla binanın demir kapısını ittim, merdivenleri nasıl çıktığımı bilmeden kendi dairemizin kapısına ulaştım. Elim zile uzandı, kapıyı çaldım. Birkaç saniye sonra kapı ağırca açıldı. Karşımda duran hizmetçi, beni o halde görünce,üstüm başım çamur içinde, eteklerim yırtılmış, yüzüm gözüm kan ve toz içinde,bir an öylece kalakaldı. Gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı; elindeki bez yere düşmek üzereydi. Rengi kağıt gibi sarardı. "Neva... Kızım, bu ne hâl? Ne oldu sana böyle?!" diye fısıldadı, şoktan ne yapacağını bilemeyerek. Hiçbir şey söylemedim. Hizmetçinin yanından bir rüzgâr gibi süzülüp içeri girdim. Ayakkabılarımı bile çıkaramadan salona yöneldim. Adımlarımın altındaki halıya bulaşan çamur izlerini umursayacak halde bile değildim. Salona geçtiğimde tablo her zamanki gibiydi. Babam koltuğa yayılmış televizyona bakıyor, annem ise kucağında beş yaşındaki kardeşim Kerem’le oturuyordu. Kerem oyuncak arabasıyla halının üzerinde oynarken, annem başını hafifçe çevirip bana baktı. “Ayağındakilerle içeri mi girdin sen!” diye çıkıştı, salondan koridora doğru adımlayarak. Gözlerinde en ufak bir merhamet, en ufak bir endişe yoktu. Sadece derin bir öfke ve züppce bir küçümseme vardı. “Biz Karaca ailesiyiz, Neva! Bu kılık kıyafet ne? Üstün başın çamur içinde, ayakkabılarınla salonun orta yerine getirdiğin pisliğe bak! Bizim adımıza, soyadımıza yakışıyor mu bu rezalet? İnsan içine çıkmaya utanmıyorum ama sen utanmıyorsun! Akşamın bu saatinde dışarıda ne işin var, bu saatte ne geziyorsun sokaklarda balçık içinde?” Babam oturduğu yerden başını hafifçe kaldırıp bıkkın bir sesle araya girdi, o her zamanki buyurgan ve kestirip atan tonuyla. “Ses yapmayın televizyonu duymuyorum, bırak şimdi. Ne hâli varsa görsün, gitsin odasına, sesini kesip otursun da başımızı ağrıtmasın.” Annem dudaklarını küçümser bir çizgi hâline getirip yüzünü ekşitti. “Kalk odana git, o kirli pasaklı hâlinle gözümün önünde dikilme. Midemi bulandırıyorsun. Baksana şuna Kerem, ablanın şu dağınıklığına, ne kadar pasaklı değil mi?” Kerem, oyuncak arabasıyla oynarken kafasını kaldırıp bana boş ve yabancı gözlerle baktı. Annem ise yeniden kucağındaki beş yaşındaki kardeşime döndü, saçlarını okşayıp ona gülümserken beni tamamen yok saydı. Ağzımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Çıkamazdı. Sanki şokta olan, ruhu bedeninden ayrılmış bir yabancı gibi öylece dikiliyordum. Onlar için ben yok hükmündeydim; bütün dünyaları Kerem'den ibaretti. Babam televizyona bakmaya devam ediyor, annem kardeşimle ilgileniyordu. Kimse beni gerçekten dinlemiyor, kimse ne yaşadığımı umursamıyordu. Hastaneye gitmek mi? Benim için ne bir hastane vardı ne de bu acıyı dindirecek bir doktor... Sadece üzerime basıp geçen devasa bir sessizlik vardı. Sanki görünmez bir iple çekiliyormuş gibi arkamı döndüm. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti, zihnim hâlâ o karanlık odadaydı. Odamın kapısını yavaşça itip içeri girdim ve arkamdan kilitledim. Hiç düşünmeden banyoya yöneldim. Suyu sonuna kadar açıp üzerimdeki kıyafetleri çıkardım ve doğrudan altına girdim. Sıcak su tenime çarptığı an hıçkırığım boğazımı yaktı ama ağlayamadım. O adamın parmaklarının tenimde bıraktığı o zehirli, iğrenç hissi arındırmak istiyordum. Derimi yüzercesine sabunladım, o kirin akıp gitmesi için canımı acıtana kadar ovuşturdum. Ama ne kadar yıkanırsa yıkanayım... Bedenim o teması unutmuyordu. Tenimdeki o hayalet ellerin ağırlığı kemiklerimin içine kadar işliyordu. Banyodan çıktığımda, aynaya bakmamak için gözlerimi sıkıca yumdum. Üzerime en kalın, en kapalı pijamalarımı geçirdim. Yatağıma doğru yürürken istemsizce duvardaki o büyük aynanın önünden geçtim. Ve o an, sanki bir mıknatıs gibi gözlerim aynaya kaydı. Aynadaki yansımama baktığımda gördüğüm şey paramparça bir gölgeydi. Saçlarım birbirine karışıktı, soluk te…