9. Bölüm: Kırılma(+18)
Yazar: Sessizligi.Yazan R.B

Sevgili Okuyucu… Bazı hikâyeler tam da bir çocuğun sustuğu yerde başlar. Belki de en ağır cümleler, hiç söylenemeyenlerdir… Keyifli okumalar. ⚖️ Sekiz yaşındaydım. Üzerinden tam bir yıl geçmişti; ancak bazı bakışlar, takvim yaprakları ne kadar hızla düşerse düşsün, damıtılamayan bir zehir gibi yerli yerinde kalıyordu. İnsan, büyüdükçe korkularının da gölgesi gibi küçüleceğini, zamanla silikleşeceğini sanıyor. Oysa sekiz yaşıma bastığım gün, anladım ki korkular da çocuklarla birlikte besleniyor, kemik salıyor, serpilip sessiz birer canavara dönüşüyordu. Elif’in evine atılan her adım, içimde bir yerlerde kördüğüm oluyordu. Bu görünmez ağırlığı anneme anlatmaya çalışmıştım. Hem de defalarca… Kelimeleri sanki duvara fırlatıyormuşum gibi, her defasında aynı yankısız boşluğa çarpıp geri dönmüşlerdi. O sabah annemi salonun devasa, şehri yutan cam pencerelerinin önünde buldum. Dışarıda, insanı içine çeken o ağır, kömür karası Rusya gökyüzü camlara yaslanıyordu. Elinde her zamanki gibi dumanı tütmeyen, çoktan soğumuş kahvesi vardı. Önündeki derginin kuşe sayfalarını ağır hareketlerle çeviriyor, varlığımı yok sayan bir ustalıkla, sanki bu evde benden başka nefes alan kimse yokmuş gibi davranıyordu. Hizmetçi, masanın üzerindeki boş porselen fincanları büyük bir titizlikle topladıktan sonra sessiz bir gölge gibi kaybolup gitti. Kapının eşiğinde, o boşlukta öylece kaldım. “Anne…” Başını sayfadan kaldırmaya tenezzül bile etmedi. “Ne var?” Sesinde ne bir damla özlem vardı ne de merhamet. Yalnızca bir an önce bitmesini, ortadan kalkmasını arzuladığı sıkıcı bir konuşmanın o keskin soğukluğu yankılanıyordu. Bir adım daha yaklaştım, halının deseni ayaklarımın altında kaydı sanki. “Bugün… Elif’e gitmesem olur mu?” Bu kez gözlerini dergiden çekip bana çevirdi. Bakışları mesafeli ve yorucuydu. “Neden?” Titreyen parmaklarımı birbirine sımsıkı kenetledim. “Elif’in abisi…” Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, cılız bir fısıltıya dönüştü. “…Bana garip davranıyor.” Annemin yüz çizgilerinde tek bir molekül bile yerinden oynamadı. “Neva.” dedi, sabrı tükenmiş bir tonla. “İnsanlar hakkında böyle saçma sapan konuşmayı bırak.” “Ama anne…” “Yeter.” Derginin yaprağını sertçe çevirdi. “Her şeyi ama her şeyi büyütüyorsun. Çocukluğun bitti artık, bunu kafana sok.” Başımı öne eğdim; boynumdaki görünmez yük biraz daha ağırlaştı. Son kez, içimdeki o kırıntı halindeki cesareti avuçlarımda topladım. “Anne… Saçımı kestirmek istiyorum.” Bu kez kaşları hafifçe, rahatsız edici bir kavisle çatıldı. “Neden döküyorsun yine bu saçmalıkları ortaya?” “İstemiyorum… Uzun olmasını istemiyorum.” Annem dudaklarını ince, acımasız bir çizgi hâline getirdi. “Olmaz. Bir kadın önce kendine bakmayı öğrenir, zihnini değil görüntüsünü çekip çevirir. Saç, bir kadının en asil tarafıdır. Saçını kestirmek gibi garip bir düşünceyi bir daha zihninden bile geçirme.” Sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden dergisine döndü. Bu konuşma benim için hayatî bir çığlıktı; ama onun için hiç başlamamış, havada buharlaşıp gitmişti bile. Tam arkamı dönüp odama kaçmaya yeltenmiştim ki, annemin emredici sesi sırtımda bir kamçı gibi patladı. “Neva.” Olduğum yerde çivilendim. “Üzerine düzgün bir elbise giy. Saçlarını da adamakıllı tara. Sokakta öyle dağınık dolaşmanı kesinlikle istemiyorum.” Sessizce, itiraz etme lüksümün olmadığını bilerek başımı salladım. “Artık büyüyorsun,” diye ekledi, yüzüne bakmama gerek kalmadan hissettiğim o soğuklukla. “Kız dediğin her zaman derli toplu, bakımlı olur. Dolabında rengârenk, çiçekli elbiselerin dururken gidip yine o kasvetli koyu renkleri seçme. Biraz kendine yakışanı giyinmeyi öğren.” Sadece… “Tamam.” diyebildim. Annem yeniden dergisine gömüldü. Dünyası, o parlak kağıtlardan ibaretti. Ben ise koridora süzüldüm, odama doğru yürüdüm. Adımlarım bir idam mahkûmununki kadar yavaştı. İçimdeki o dipsiz korku, her bir adımla birlikte biraz daha büyüyor, ruhumu çepeçevre sarıyordu. Tam o sırada, evin huzurunu bölen o keskin zil sesi duyuldu. Hizmetçilerden biri kapıyı açmaya koşar…