1. Bölüm: Kanatlarını Parçalarığımız Melekler
Yazar: Hümeyra

Ruhun mezbahası, başka bir ruhun göğsüdür, derdi annem. Kalbin mezbahası, başka bir kalbin göğsü ve kaderin mezbahası, kederin koynudur. Onun sesinden esen matem havasını hep kalbimin izbe köşelerinde ağırlamıştım ancak o beni hiç cenazesine çağırmamıştı; bazen odamın kapısının önüne çökerek bağıra çağıra kavga eden annem ve babamın sesini dinler, kimin kimi öldürdüğünü anlamaya çalışırdım; bazen bunu yapmama hiç gerek kalmadan yüzlerine taktıkları maskelerin uçlarıyla oynayıp dudaklarındaki gülümsemenin titrekliğine misafir olur ve onların her hareketlerine gözlerimi yumup beni ruhlarının ve aşklarının cenazelerine çağırmalarını beklerdim ancak beklediğim cenazenin gerçek bir tabuttan oluşacağını ve tabutun tahta kısımlarının annemin ölmüş bedenini keseceğini nereden bilebilirdim ki? Elime bir kürek alacağımı, onun gidişinden sonra beni hiç duymayan babama inat toprağı eşeleyerek ses ve yalvarışlarımı annemin kefeninin üzerine dikeceğimi nereden bilebilirdim peki? Ben, geçmişin tozuna tutsak olmuş, geçmişte yaşayan her insanın mezarı geçmiştedir cümlesinin lânetine kapılıp çoktan öldüğünü düşünen genç bir kızdım; hayatın gittiğim her yola duvarlar öreceğini ve çıkmaz sokaklarla beni izdivaca sokacağını elbette biliyordum ama benim de beklemediğim türen olaylar tülün ardından sızarak güneşin yakıcı ışığı gibi derimi kıvrandırabiliyordu. Babamın aceleci ve azarlar tondaki sesini dakikalardır duyuyordum, geç kalacağımız konusunda kesin bir hüküm vermiş, benim yayvan hareketlerimi eleştiriyordu. Bense gözlerime ulaşan yaşlar ve kalbimdeki inkâr eden sesle aynadaki yansımamı izleyerek annemle babamın karışımı olan ve kendimle her gözlerimi kavuşturduğumda annemle babamın yüzüne bakıyormuşum gibi bir hissin esiri olmamı sağlayan yüzüme bakıyordum. Yansımamla göz göze geldiğimde kendimi görmeyip annemin yüzüne bakıyormuşum gibi bir rahatsızlığa kapılırdım. Ölmüş bir insanın yüzünü kâğıda çizerek yüzüme yapıştırmışım gibi hissetmekten kendimi alıkoyamazdım ama hissettiğim boşluk da bu duygulardan başka hiçbir şeyle dolmuyordu. Hayatımı özetleyen bir kelime sorulsaydı bana, muhtemelen boşluk derdim. Annemi içine koyarak sesimin yerini doldurmaya çalıştığım boşluk, kimsesizlik. Çocuk yaşımdan beri her şeyin farkında olarak kapının pervazına kurşun bir kalemle boyumu çizmiştim. Kalemi tutan ellerim her yaşımda biraz daha uzamanın minik kalbimde yarattığı etkiyle hep titriyordu ancak biliyordum ki, kendim çizmeliydim çünkü benim için boyumu ölçecek, bana saliselik bir zaman ayıracak ebeveynlerimin kavga etmek, ceketlerini alarak evi terk etmek ve odalara kapanmak gibi huyları vardı. Ölüm, annem dediğim kadının kapısını çalarak onu bir torbaya attıktan sonra hiç susmadan, sanki her gün sözde karısını terk etme konuşmaları yapmamış gibi depresyona giren babamın başının etini yiyerek ve düşüncelerimi içimde tutmadan sesli düşünerek evin içinde dört dönmüştüm. Beni sevilebilecek tek bir insan kalmıştı ve onun dikkatini çekmek için her şeyi yapabilirdim fakat babam buna pek takmamış, odasına girdiğimde kovmuş, yeni başladığım okulumdaki günlerimi anlatmak için yemeğe ara verdiğimde sofradan kalkmış, sabahları erken çıkıp akşamları geç gelmişti. Bu, sesimi gizlice gittiğim annemin mezarına bırakmam için yeterliydi. O anları bölük pörçük hatırlıyordum ve bir insanın bir şeyi nasıl bırakacağını bilmediğim için, hastanedeki görevlilerin babamı ortada bulamayarak elime sıkıştırdıkları ölüm belgesini taklit etmiş, sesimi al yazan bir kâğıdı başka bir mezardan çaldığım bir dal çiçeğin ucuna bağlayarak mezarın üzerine bırakmıştım. Sesimi al, kimse duymuyor anne. Gerçi sen de hiç duymadın. Sustuktan sonra tek gayem vardı: Cümlelerimi duymayan babamın, dilsizliğime kulak kesilmesi. Olmamıştı. Ben, kararımın bir hata olduğunu fark ettikten sonra bir daha konuşamamış, bir kâğıt müsveddesiyle olan biteni babama anlatana kadar suskunluğumu fark etmediğini anlamıştım. Gerçi babam, ona verdiğim kâğıdı günler sonra okumuştu. Günler boyunca salonun sehpasında…