BÖLÜM 7: ARSIZ GÖNÜL
Yazar: Ilgın

Ertesi gün Sabahın erken saatleri, hava henüz yeni yeni aydınlanırken sokaklarda geceyi aratmayan ürpertici bir sessizlik vardı. Dün gece zihnime kazınan o tehditkâr kelimelerin ağırlığıyla gözüme kilit vurulmuş gibi uyuyamamıştım. İçimdeki o huzursuzluk hissini biraz olsun dağıtmak, beynimi kemiren düşüncelerden kaçmak için şafak vakti kendimi dışarı atmış, tempolu bir yürüyüşe çıkmıştım. Koşarken gelen o serin havayla, dün okuduğum o notun "Alp benimdir, Açelya... Arkanı kollasan iyi olur." sanki Sanem’in sesiyle kulaklarımdaydı, sesi bir an olsun yalnız bırakmamıştı beni. Yürüyüşü bitirip kendi sokağıma döndüğümde, apartmanımın giriş basamaklarında duran bir zarf görecekmiş gibi hissederek evimin kapısına doğru ilerledim. O an kanımın çekildiğini hissettim. Kalbim göğsümü delip geçecekmiş gibi atarken adımlarımı yavaşlattım ve evime girip yürüyüşten kaynaklı çok terlediğim için soğuk bir duş alıp odama geçtim. Telefonumdan saate baktım bugünkü dersime hazırlanabilmek için ne kadar sürem var diye. Kafam o kadar doluydu ki ne kadar yürüyüş yaptığımın farkında bile değildim, baya hızımı alamamıştım. Şanslıydım ki üç saatim vardı. Dünkü olaydan kaynaklı telefonuma bakamamıştım bile ekranımdaki bildirimlere bakınca ne kadar dolu olduğunu gördüğümde fark etmiştim hiç telefonuma bakamadığımı. Hazırlanmaya başlamadan önce gelen bildirimlere bakıp kim ne yazmış diye üstten okuyordum mesajları. İnci, Sude ve benim olduğum bir grup vardı ve onlardan gelen mesajlara baktım. İ: Cennet Mahallesine başladım kızlar, siz de hemen başlayın. S: Ne alaka kız bir anda? İ: Yemek yiyecektim baktım izleyecek bir şeyim yok cennet mahallesi izleyeyim dedim. S: Bana gelseydin hayatım beraber yerdik, Açelya da gelirdi. İ: Cennet mahallesiyle yemek yemek daha çok sarıyor. Düşün ilk sahnede Pembe, Yunus’un üstüne çamaşırları yıkadığı suyu döküyor bilerek. S: Sen kafayı yemişsin hahahah, ayrıca Açelya niye mesajlara bakmıyor? Normalde saniyesinde bakardı? İ: Bilmiyorum ki… Konuşma burada bitmişti, sonrasında ikisi de beni aramıştı ama telefonum sessizde olduğu için duymamıştım bile aradıklarını. Tam gruba yazacakken Emre’den mesaj gelmişti, “Bugün dersin kaçta güzellik?” yazıp göz kırpan bir emoji koymuştu en sonuna. Bu mesajla biraz kafam dağılmıştı o tehdit kağıdından sonra. Çok geçmeden cevap yazmaya koyuldum. A: Saat üçte. E: Benim de dersim bitti, sen de erken gel kahve içelim. İtiraz kabul etmiyorum! Aklıma öpüşmemiz gelmişti ve o andan sonra ilk defa yüz yüze gelecektik. Bugün kalbim hem gerginlikten hem heyecandan ayrı ayrı hızlı atacaktı anlaşılan. Üzgünüm kalbim; Sanem gibi düşmanın, Emre gibi henüz ne olduğunu bilemediğin bir erkek vatandaşı var hayatında. Telefonumu yatağımın üstüne bırakıp gardırobuma yöneldim. Mart’ın ikinci haftasına girdiğimiz için o sıcak ilkbahar havası geldiği için altıma mavi bir şort üstüme de bol bir tişört geçirmiştim. Bu tişört benim değil Emre’nindi. Denize gittiğimiz gün, dönüşte bana tek bir tişörtle geldiği ve o tek tişört bu olduğundan kirli olduğu için onu temizleyip öyle vermek istemiştim. Daha tişörtü ona verecek zamanımız olmadığı için de bende kalmıştı. Bugün ise o güzel anların ardından onu şaşırtacak bir şey yaparak karşısına çıkmak istemiştim. Doğal bir makyaj yapıp saçımı şekillendirdikten sonra çantama tehdit kağıdını da koyup evden çıktım. Arabama doğru ilerledikten sonra binip Emre’yi aradım. Arayıp hoparlöre almıştım okula doğru yola çıkma adına. Çok geçmeden telefonu açmıştı. “Efendim, güzelim.” diye telefonu açtı. Sesi telefonda çok farklı çıkıyordu. Daha boğuktu ve bu ton onu çok karizmatik yapıyordu. “Güzelim mi?” Sesli düşündüm bir an farkında olmadan. Telefonun ucundan gülme sesi geldi, “hoşuna mı gitti?” diyerek soru yöneltti bana. “Ayhh, EMREE!” dedim sinirlenmemi belli etmeye devam ederek, “bunun için aramadım sesi, sus sen. Evden çıktım bir saate okuldayım.” Bu halimden keyif alır gibi kahkaha attı. “Tamam güzelim.” diye beni daha da heyecanlandırınca, “beni çok sinirlendiriyorsun şu a…