GÖK SİCİMİ: Demir Dağ'ın Varisleri

B14: KIZIL VADEDE SESSİZ DÜELLO

Yazar:

GÖK SİCİMİ: Demir Dağ'ın Varisleri - Emre KELEŞ (NieX) kitap kapağı
GÖK SİCİMİ: Demir Dağ'ın Varisleri kitap kapağı

Devasa muhafız, vadinin ısınmış atmosferini yararak ileri atıldığında, her adımda yerdeki erimiş metal yığınlarından şimşekler çakıyordu. Alparslan, o devasa gövdenin hantallığını bir açık olarak gördü. Daha önce karşılaştığı o yüksek hızdaki siber-mankurtların aksine, bu rakip saf bir yıkım gücüne sahipti. Kılıcı elinde tutarken omuzlarının üzerindeki o görünmez ağırlığı hissetti; sadece bir savaşçı deil, evine dönmesi gereken bir baba, bir eş, bir insan olarak duruyordu karşısında. Muhafızın devasa demir yumruğu, Alparslan’ın tam tepesine indi. Alparslan, tam zamanında yana doğru bir sıçrayışla savruldu; zemine çarpan yumruk vadiyi yerinden oynatan bir gürültü çıkardı. Sarsıntıyla dengesini kaybeden dev, biraz yavaşlamıştı. Alparslan, o kısa boşlukta kılıcını muhafızın bacak eklemine geçirdi. Ancak kılıç, o yoğun ısıdan dolayı yumuşamış olan metalden bir bıçak gibi geçmek yerine, yüzeyde kıvılcımlar saçarak kaydı. "Sıcaklık kılıcın çeliğini bozuyor," dedi Asena. Sesi, önceki o panik halinin aksine artık bir rehberin soğukkanlılığıyla yankılanıyordu. "Böyle devam edersen kılıç elinde bir tel parçasına dönecek." Alparslan dişlerini sıktı. Etrafı saran o boğucu kırmızı dumanın içinde, zihninin derinliklerine çekildi. Bilge Hoca’nın o fısıltısını anımsadı: *"Korkuyu kılıcına kın yap."* Derin bir nefes alıp o sıcak havayı ciğerlerine çekti. Muhafız bir kez daha savurduğunda kolunu, Alparslan bu sefer kaçmadı. Kılıcı muhafızın göğsüne yatay bir şekilde dayadı, devin kendi ağırlığını, kendi darbesinin gücünü ona karşı kullandı. Muhafızın o kızgın silikon çekirdeğinden gelen parıltı, Alparslan’ın vizörüne yansıyan o turkuaz ışıkla çarpıştı. Dev, Alparslan’ı savurmaya çalışırken, o kılıcın sapına tüm ağırlığını verdi. O an, fabrikada o pres makinelerinin başında beklerken hissettiği o çaresiz bekleyişi, o sessiz sabrı hatırladı. İnsan olmak, zayıflık deildi; o zayıflığı bir zırh gibi giyinip pes etmemekti. "Zayıflık dedin," diye fısıldadı Alparslan, sesi bir kılıç darbesinden daha sert yankılanıyordu. "Asıl zayıflık, bir amacı olmadan var olmaktır." Alparslan, son bir hamleyle kılıcını muhafızın merkezindeki o parlayan silikon kalbin tam ortasına, bir mızrak gibi sapladı. Patlama, sessiz ve yoğun oldu. Muhafızın gövdesi, bir buz kalıbı gibi çatlayarak havaya dağıldı. Erimiş silikon ve metal parçaları etrafa yağmur gibi yağarken, Alparslan kendini vadiye bıraktı. Zırhının bir kısmı o ısıdan eriyip tenine yapışmıştı; acı içindeydi ama hayattaydı. Sessizlik, vadiye geri döndüğünde, Alparslan ayağa kalkmakta zorlandı. Pars, sarsılmış bir halde yanında duruyordu. Motorunun egzozundan gelen cızırtı artık bir arıza sesi deil, bir zaferin soluklanışı gibiydi. Uzakta, dördüncü feleğin kapısı, o devasa vadiyi ikiye bölen bir ışık huzmesi olarak belirmişti. "Bitti mi?" diye sordu Alparslan, kendi sesini bile yabancılayarak. Asena, saatin ekranında beliren o ince, turkuaz çizgiyle onayladı. "Daha yeni başlıyoruz. Bu kapı diğerlerinden farklı, Alparslan. Burası bir savaş alanı deil, burası bir 'Hafıza Odası'. Geçmen için sadece kılıcını deil, vicdanını da yanına alman gerekecek." Alparslan, erimiş zırhının parçalarını üzerinden atıp, o yorgun ama vakur duruşuyla Pars’ın üzerine bindi. Arka tarafa bakmadan, o kızıl mezarlığı geride bırakarak ışığa doğru sürdü. Gözlerinde, dördüncü kapının ardında onu neyin beklediğine dair bir şüphe vardı ama artık o şüpheyi besleyecek korku kalmamıştı.

Bölümün tamamını WritePad'de oku