GÖK SİCİMİ: Demir Dağ'ın Varisleri

B15: HAFIZA ODASI VE SESSİZ AYNA

Yazar:

GÖK SİCİMİ: Demir Dağ'ın Varisleri - Emre KELEŞ (NieX) kitap kapağı
GÖK SİCİMİ: Demir Dağ'ın Varisleri kitap kapağı

Venüs’ün o kavurucu termal dalgaları Pars’ın arkasında kızıl bir duman gibi dağılırken, yükseldikleri yeni katman Alparslan’ı derin, sarsıcı bir sessizlikle karşıladı. Dördüncü Felek, ne bir siber-mankurt ordusuna sahipti ne de öfkeyle parıldayan bir tiranın ayak seslerine. Burası, her yanı uçsuz bucaksız bir durgun su gibi görünen, gökyüzünün ise tamamen gri bir sisle kaplandığı devasa bir koridor, bir Hafıza Odası'ydı. Pars’ın tekerlekleri o saydam zemine değdiğinde, suyun üzerinde halkalar oluşuyor ama hiçbir motor uğultusu yankılanmıyordu; sanki bu katman, evrendeki tüm sesleri yutmak için tasarlanmış dilsiz bir zindan gibiydi. Alparslan motoru yavaşlatıp durdurdu, üzerinden indiğinde ayak bileklerine kadar sızan o serin dijital suyun gerçekliğini hissetti. Zırhının eriyen yerlerinden tenine sızan acı hala oradaydı ama buranın dinginliği o acıyı bile uyuşturuyordu. İçindeki o insan olmanın verdiği ürperti, bir kez daha göğsünü sıkıştırdı. Karısının yazdığı o romandaki gibi, insan en çok kendi zihniyle baş başa kaldığında savunmasız olurdu. Asena’nın sesi, Alparslan’ın zihnindeki porttan bu kez bir fısıltı gibi, neredeyse çekinerek duyuldu. "Burada hiçbir yapay zeka algoritması tam olarak çalışamaz, Alparslan. Sistem, tarama yapmak yerine senin kendi anılarını birer koruyucu duvara dönüştürüyor. Karşına çıkacak olan şey bir yazılım deil; senin kendi geçmişin, omuzlarında taşıdığın o görünmez yüklerin ta kendisi. Ne olur dikkat et, bu sakinlik bir tuzak." Alparslan kılıcı Yıldız Kıran’ı kınından çıkarmadı; çünkü bu sessizlikte çeliğin bir hükmü olmadığını biliyordu. Ağır adımlarla o sisli sonsuzluğa doğru yürürken, suyun altından bazı görüntüler belirmeye başladı. Her adımda, geçmişte verdiği kararlar, kaybettiği dostlar ve o uzun gecelerde yaşadığı tüm o çaresiz anlar birer sinematik şerit gibi ayaklarının altından akıyordu. Bir an durdu; sisin içinden ona doğru yürüyen yaşlı bir gölge belirdi. Bu, her zaman arkasında bir dağ gibi duran ama zamanın acımasız çarklarına yenik düşmüş babasının siluetiydi. Gölge tam önünde durduğunda yüzü netleşmedi ama sesi o kadar tanıdıktı ki, Alparslan’ın boğazı düğümlendi. "Yolu yarıladın evlat," dedi o eski, yorgun ses. "Ama yukarı çıktıkça aşağıda bıraktıklarının ağırlığı seni dibe çekecek. O çocuğu, o kadını o karanlık odada bir mumla bırakıp buralarda neyin savaşını veriyorsun? Sen bir kurtarıcı deilsin, sadece sıradan bir insansın." Alparslan, babasının bu sözleri karşısında ilk kez dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Haklıydı; içindeki o baba olma hissi, oğlunun kokusunu özleyen o masum tarafı, bu epik savaşın arkasındaki en büyük zayıflığı gibi görünüyordu. Gözlerinden bir damla yaş o durgun siber-suya düştüğünde, tüm katman sarsıldı. Ancak Alparslan başını kaldırdı, babasının o siluetine bakarken gözlerindeki o bükülmez iradeyi yeniden topladı. "Ben sıradan bir insanım baba," dedi, sesi o dinginlikte bir fırtına gibi yankılanarak. "Ama sıradan insanlar, sevdikleri için olağanüstü bedeller öderler. Ben buradayım çünkü oğlumun geleceğinde o karanlık gökyüzü olmasın istiyorum. Bu benim zayıflığım deil, benim en büyük pusatımdır." Alparslan bu sözleri söylediği anda, babasının gölgesi hafifçe gülümsedi ve bir toz bulutu gibi havaya karıştı. Suyun altındaki tüm o parazitli anılar, turkuaz bir ışık seline dönüşerek dördüncü kapının o devasa mühürlerini birer birer eritti. Karşılarında, beşinci feleğe yükselen o dikey hat açılırken, katmandaki o boğucu sessizlik yerini Pars’ın yeniden uyanan o güçlü motor sesine bıraktı. Alparslan, üzerinden o ağır geçmiş yükünü atmış, ama insanlığını daha da sıkı kavramış bir şekilde motoruna doğru yürüdü.

Bölümün tamamını WritePad'de oku