Savaş Çoktan Başladı
Yazar: Peri1

Prens, ifadesiz bir yüzle onları seyrediyordu. Ne kıskançlık ne de hayranlık yalnızca keskin, araştırıcı bir dikkat. Onların her kelimesini belleğine kaydeder gibi. Alexander salondan ayrıldıktan sonra Kaelion ağır adımlarla Pera’ya yaklaştı. Gözlerinde hâlâ ihtiyatlı bir mesafe vardı. — “Biraz önce elini kalbine koyduğunu gördüm. Sonra bakışların değişti. Bana söyle, bunları nasıl yapıyorsun? Görülerinin kaynağı nedir?” Pera, gözlerini kaçırmadı. Hafif bir titrek nefes aldı, sonra konuştu: — “Bilmiyorum. Bazen taş aracılığıyla, bazen de kendi ruhumun derinliklerinden geliyor. Bir tür trans hâline giriyorum. Gözlerim açık olsa da aslında başka bir yerdeyim. O anlarda zaman bükülüyor, sesler bulanıklaşıyor. Ama gördüklerim ne yazık ki daima gerçeğe dönüşüyor.” Kaelion, bu açıklamayı dikkatle dinledi. Bakışlarında hâlâ ihtiyat vardı ama ilk defa bir merak kıvılcımı belirmişti. Sessizce başını salladı. — “Anlıyorum. Bu halkın yararı için, yeteneklerin değerli olabilir.” Sonra bir adım geri çekildi, soğuk ama saygılı bir tonla: — “Teşekkür ederim. Gidebilirsin.” Pera, derin bir nefes alarak başını eğdi ve ağır adımlarla salondan çıktı. Kapı kapanırken Kaelion’un bakışları hâlâ onun ardında oyalanıyordu. Pera, kendisine tahsis edilen odada taş duvarların arasında sessizce oturuyordu. Hâlâ kalbindeki titreşim, gün içinde gördüğü o eski sevgili görüntüsünün yankısını taşıyordu. Kapı hafifçe tıklandı. Alexander içeri girdi; uzun boylu, sakin adımlarıyla odanın havasını doldurdu. Omuzları geniş, bakışları ağır ama güven vericiydi. — “Uyuyabildin mi?” diye sordu. Pera başını iki yana salladı. — “Görü hâlâ zihnimde. Sanki beni geçmişten çağırıyor.” Alexander masaya oturdu, ellerini birbirine kenetledi. — “Geçmişin seni çağırması boşuna değil. Bazen kayıplar, bize geleceği hatırlatır. Senin gördüklerin yalnızca hatıra değil bu dünyanın geleceğiyle bağlı.” Pera derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırmadan sordu: — “Bana inandın mı, Alexander? Tüm bu yolculuğun bir nedeni olduğuna?” Alexander’ın yüzünde ciddi ama yumuşak bir ifade belirdi. — “Sana inanmaktan fazlasını yapıyorum, Pera. Senin gördüklerinle kendi yolumu çiziyorum. Babam da konseydedir, ama ben sana rehber olmayı seçtim. Çünkü sen diğerlerinden farklısın. Işıkla karanlık arasında yürüyorsun.” Pera’nın kalbi hızlandı. Sessizlik arasında yalnızca kandilin cızırtısı duyuluyordu. Alexander ayağa kalktı, kapıya yönelmeden önce dönüp ona baktı: — “Dinlen. Yarın sana ihtiyacımız olacak. Ama bil ki, yalnız değilsin.” Kapı kapanmadan hemen önce Kaelion’un gölgelerden onları seyrettiğini Pera fark etmedi. Prens, koridordaki sütunların arasında, bakışlarını buz gibi sabit tutmuştu. Yüzünde hiçbir duygu yoktu, yalnızca derin bir gözlem Alexander’ın sözleri, Pera’nın bakışları, odadaki titreşimler hepsi onun zihnine kaydoldu. Kaelion, kimse fark etmeden fısıldadı: — “Yalnız değilsin ha… Bunu zaman gösterecek.” Pera gözlerini kapatmış dinlenmeye çalışıyordu. Ama uykusu derinleşmeden bir soğukluk odanın içine sızdı. Mum alevi titredi, duvarlardaki gölgeler dalgalandı. Bir ses, zihninin tam ortasından yankılandı: — “Işığınla gurur duyuyorsun, değil mi küçük yabancı? " Pera irkildi, gözlerini açtı. Oda boştu; fakat yansımalardan biri karardı ve gölgelerden bir siluet çıktı. Uzun boylu, yüzü sürekli değişen bir adamdı. Bir an yaşlı, bir an genç, bir an maskesiz, sonra maskeli gözleri ise simsiyah girdabı andırıyordu. — “Ben Morthis. Poltergeistlerin efendisi. Sen buraya bizim dengemizi bozmak için geldin. Kaelion’un kalbine dokundun. Onu senin için kararsız kılmamı ister misin? Yoksa kalbini bizzat paramparça etmemi mi istiyorsun?” Pera derin bir nefes aldı, elini kalbine koydu. — “Karanlığın dengesi yok. Sen yalnızca korkuyla hükmediyorsun. Benim yolum ışıkla mühürlü.” Morthis’in gülüşü odanın taşlarını titretti. — “Işık kırılabilir. senin ışığını kırmayı en çok sevdiğin şey ile başlatacağım. Alexander mı? Yoksa kalbine fısıldayan Kaelion mu?” O sırada pencere camı bir anda çatladı, Pera bedenin…