Kaelion
Yazar: Peri1

Alexander, Pera’yı yanında götürerek Gj486’nın atmosferine adım attığında gökyüzü ona bambaşka görünüyordu. Mor ve altın tonlarında dalgalanan bir ışık kubbesi, gezegenin tüm yüzeyini sarmıştı. Ufukta kristal dağlar yükseliyor, yollar boyunca gümüş gibi parlayan nehirler akıyordu. Halk insana çok benziyordu: uzun boylu, zarif, güçlü bedenler… Ama gözleri farklıydı; tıpkı Alexander gibi kedi gözleri vardı. Bu gözler altın, yeşil ve turuncu tonlarında parlıyor; sanki hem karanlığı deliyor hem de insanın içini okuyordu. Kadınlar uzun dalgalı saçlarıyla ışık gibi yürürken, erkekler iri yapılı, atletik ve asil bir duruşa sahipti. Saray, göğe uzanan siyah kristal kulelerden oluşuyordu. Yeni kralın tahta çıkışını bekleyen halk sessizce meydanda toplanmıştı. Ama en çok merak edilen, genç prens Kaelion’du. Yaklaşık iki metre boyunda, güçlü omuzları ve dalgalı gümüş saçlarıyla kalabalığın arasından ilerledi. Gözleri koyu yeşil parlıyor, sanki göğün içinden ateş çekiyordu. Pera, ilk kez bu kadar derin bir aura hissetti. Alexander ona doğru eğildi: — “İşte, Gj486’nın geleceği. Eğer uyarmazsak, o geleceği göremeyecek.” Prens Kaelion, Pera’nın yanına geldiğinde eğilerek selam verdi. Sesi sakindi ama gücünü gizlemiyordu: — “Hoş geldiniz. Bu dünyada yabancılar nadirdir. .” Pera, tereddüt etmedi. Elini uzattı, Kaelion’un avucuna dokunduğu anda bir görü belirdi. İkisinin gözlerinin önünde, Poltergeist’in karanlık ordusu şekil değiştirerek gökyüzünü kaplıyordu. Görüntüler bir an sürdü ama Kaelion’ın gözlerinde şaşkınlık ve korku okunuyordu. Pera fısıldadı: — “Tehlike geliyor. Gökyüzünüz kararmadan önce hazırlıklı olmalısınız.” Kaelion elini yavaşça geri çekti, bakışları daha da ciddileşti. Pera o an, onun yalnızca bir prens olmadığını, halkının kaderini taşıyan bir lider olduğunu anlamışti.. Pera’nın parmakları, Kaelion’un eline dokunduğu anda ışık huzmeleri bir anlığına sarayın taht odasını doldurdu. Genç prens, gözlerini kısmış, derin bakışlarını Pera’ya dikmişti. O an içinden geçen güven duygusu, şüpheyle çatışıyordu. Bu yabancı kadının taşıdığı enerji gerçekti; ama Kaelion, kral olmaya hazırlanan bir prens olarak kimseye tamamen güvenemezdi. Sarayın ağır taş duvarları arasında yankılanan sessizlik, Kaelion’un gür sesiyle bölündü: — “Söylediklerin beni kaygılandırıyor, Pera. Eğer Poltergeist varlıkları gerçekten bizim topraklarımıza sızmayı düşünüyorsa, bu yalnızca krallığımı değil, tüm halkımı tehdit eder.” Pera’nın gözleri bir an parladı; gördüklerini Kaelion’a aktardığında, prensin içindeki huzursuzluk büyüdü. Birkaç saat sonra Kaelion, sarayın yüksek tavanlı meclis salonunda krallığın ileri gelenlerini topladı. Yuvarlak obsidyen masanın etrafında dizilen konsey üyeleri — savaş ustaları, bilge büyücüler, strateji uzmanları — sessizce Pera’ya ve Alexander’a bakıyordu. Kaelion, taht benzeri yüksek sandalyesinden ayağa kalkarak konuştu: — “Bugün bize gelen haberler hafife alınacak türden değildir. Poltergeist’in varlıkları sınırlarımızı tehdit ediyor. Onların lideri Morthis, şekil değiştirebilme gücüyle bizi aldatabilir. Bu yüzden, artık daha sert önlemler almamız gerekiyor.” Konsey üyeleri mırıldanarak fikir yürütmeye başladılar. Bazıları Poltergeist ile doğrudan savaşılması gerektiğini savunurken, diğerleri daha savunmacı bir plan öneriyordu. Pera ise söz alarak araya girdi: — “Onlarla doğrudan savaşmak tehlikelidir. Çünkü Morthis yalnızca askerleriyle değil, zihinsel yanılsamalarla da saldırır. Bu yüzden önce halkınızı koruyacak, gerçeği görmelerini sağlayacak büyülü bir kalkan hazırlamalısınız.” Konsey üyelerinden yaşlı büyücü Elhor başını salladı: — “Kadın doğru söylüyor. Poltergeist varlıkları zihinleri çarpıtır. Halkımızın zihinlerini mühürleyecek bir büyü hazırlamalıyız.” Kaelion, bir an durdu. Çelişkili duygular arasında sıkışıp kalmıştı. Pera’ya güvenmek istiyordu; fakat bir kral adayı olarak, en küçük yanlış güvenin imparatorluğunu yok edebileceğini de biliyordu. Sonunda kararlılıkla konuştu: — “Öyleyse kararımız budur. Öncelikle…