BİRİNCİ BÖLÜM
Yazar: Sümeyye Türkseven

Üç Ayın Gecesi Elara o gece ilk kez kendi çığlığıyla uyandı. Yatağında doğrulduğunda nefesi kesik kesikti. Kalbi göğsünün içinde öylesine hızlı çarpıyordu ki, birkaç saniye boyunca odadaki sessizlikten başka hiçbir şey duyamadı. Gördüğü rüya hâlâ gözlerinin önündeydi. Karanlık bir salon... Yüksek taş duvarlar... Kanla kaplı bir taht... Ve tahtın önünde duran, yüzünü göremediği bir kadın. Kadın ona doğru elini uzatmıştı. Beni bul. Elara gözlerini kapattı. “Bu sadece bir rüyaydı.” Bunu söylerken kendisi bile inanmıyordu. Tam o sırada avucunun içinde garip bir sıcaklık hissetti. Elara yavaşça sağ eline baktı. Gözleri büyüdü. Avucunun üzerinde altın renkli bir sembol parlıyordu. Bir taç. Sembolün etrafında ince ışık çizgileri dolaşıyor, sanki derisinin altında canlı bir şey hareket ediyordu. Elara korkuyla elini geri çekti. “Hayır...” Sembol bir anda söndü. Elara birkaç saniye boyunca kıpırdamadan bekledi. Sonra avucunu tekrar çevirdi. Hiçbir şey yoktu. “Ben delirmiyorum, değil mi?” Odasının köşesindeki aynaya baktı. Dağılmış kahverengi saçları yüzüne düşmüş, gözleri korkudan büyümüştü. Tam aynadan uzaklaşacakken dışarıdan bir ses geldi. Tak. Elara başını çevirdi. Tak... tak... Ses pencereden geliyordu. Yavaşça yatağından kalktı. Perdeyi araladı. Dışarıda kimse yoktu. Fakat gökyüzündeki manzara nefesini kesti. Üç ay. Aynı hizadaydılar. Biri gümüş gibi parlıyor, biri mavi bir ışık saçıyor, üçüncüsü ise koyu kırmızı bir renkte gökyüzünü aydınlatıyordu. Elara'nın içinden açıklayamadığı bir ürperti geçti. Sonra bütün köyün ışıkları aynı anda söndü. Karanlık. Tamamen karanlık. Ardından uzaktan at nalı sesleri duyuldu. Elara pencereye yaklaştı. Köyün girişinde onlarca meşale yanıyordu. Siyah zırhlı askerler. Elara'nın kalbi yeniden hızlandı. “Kim bunlar?” Arkasından gelen sesle irkildi. “Pencerenin önünden çekil.” Elara döndü. Kapının yanında Liora duruyordu. Elara'nın çocukluğundan beri en yakın arkadaşı olan Liora, elinde küçük bir fener tutuyordu. Saçları aceleyle örülmüş, yüzünde korku vardı. “Liora? Burada ne yapıyorsun?” “Ben de aynı şeyi sana soracaktım.” Liora pencereye baktı. Askerleri gördüğü anda yüzündeki ifade değişti. “Elara...” “Ne?” “Onlar neden buradalar?” “Bilmiyorum.” Liora birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra Elara'nın elini tuttu. “Bana elini göster.” Elara şaşırdı. “Neden?” “Lütfen.” Elara elini uzattı. Liora'nın gözleri büyüdü. Avucundaki sembol yeniden ortaya çıkmıştı. Altın taç. Liora'nın yüzündeki korku artık gizlenemiyordu. “Elara...” “Sen bunu daha önce gördün mü?” Liora cevap vermedi. “Elara, gitmemiz gerekiyor.” “Ne demek gitmemiz gerekiyor?” “Şimdi.” Kapının dışından ağır adımlar duyuldu. Liora feneri söndürdü. “Çabuk.” Elara'nın aklına yüzlerce soru geliyordu. Ama Liora'nın sesindeki korku, sorularından daha güçlüydü. İkisi odadan çıkıp evin arka kapısına yöneldi. Tam kapıyı açacakları sırada ön kapıya sert bir darbe indi. GÜM! Elara irkildi. Bir ses yükseldi. “EVİ ARAYIN!” Liora Elara'nın elini daha sıkı tuttu. “Koş!” İkisi arka kapıdan çıktı. Soğuk gece havası yüzlerine çarptı. Köyün arkasındaki ormana doğru koşmaya başladılar. Ağaçların arasına girdiklerinde arkalarından bağırışlar duyuldu. “Kaçmalarına izin vermeyin!” Elara nefes nefese kaldı. “Liora... Bana ne olduğunu söyle!” “Şimdi değil!” “Beni arıyorlar!” “Biliyorum!” “Nereden biliyorsun?” Liora durdu. Elara da durmak zorunda kaldı. Ay ışığı ikisinin yüzüne vuruyordu. Liora gözlerini Elara'nın üzerinde gezdirdi. “Çünkü seni aradıklarını biliyordum.” Elara'nın yüzü düştü. “Ne?” Liora'nın gözleri doldu. “Çünkü senin kim olduğunu biliyorum.” Elara birkaç saniye konuşamadı. “Ben kimim?” Liora cevap vermeden boynundaki kolyeyi çıkardı. Kolyenin ucunda eski bir mühür vardı. Aurelia Hanedanı'nın mührü. Elara'nın avucundaki taç sembolü tekrar parladı. Kolyeyle aynı altın ışık. Elara geriye doğru bir adım attı. “Aurelia...” Liora başını salladı. “Yüzyıllar önce yok olduğunu sandığımız hanedan.” “Benim bununla ne ilgim var?” Liora'nın sesi titredi. “Her şey.…