Geçmişin İzi
Yazar: Şevval Ay

"Korkarak yaşıyorsan sadece hayatı seyredersin.” Friedrich Nietzsche ~~•• Geceye süzülen ateşin sisli dumanları yıldızları karartmak için usul usul süzülüyor. Çıtırtı sesleri ateş böceklerinin seslerinin arasına karışmış, huzur kokan bir orman. Bir orman, bir dağ ve keşfedilmemiş bir mağara... Sesler geliyordu... Ateş böceklerinin ve yakılan ateşin cızırtılarının yanına bir yenisi eklendi. Tuhaftı bu ses, varlığı unutulmuş bir insanın ağlayış sesi gibiydi. Sanki burada olduğunu kanıtlamak istercesine bağıran, gür bir ses... Kim olduğunu, neden burada olduğunu bir zaman dilimi içinde unutmuş veyahut unutmak ister gibi. O gece karanlığın içindeki mağaradan belki bir yardım çığlığı belki varlığını duyurdu. Oysa duyan sadece gecenin karanlığı, ateş cızırtısı ve ateş böceklerinden başkası olmadı. ××× 2 hafta sonra "Almina çayları getirir misin?" Sofraya reçelleri koyarken mutfaktan Almina'nın sesi yükseldi. "Tamam geliyorum." Gözlerimi sofrada gezdirip herhangi bir eksik var mı diye kontrol ettim. Her şey tamamdı son olarak peçeteyi de masaya koyduğumda gülümsedim. Gülümsedim çünkü kalabalık bir sofram olacaktı ilk defa. Tuhaftı. Garipti ama benim misafirlerim vardı. İsteyerek gelen misafirlerim benim evimdeydi. Mecburiyet yok ama mahcubiyet vardı. Çünkü toplanmamızın asıl sebebi Dora’nın hastaneden sağlıklı bir şekilde çıkışıydı. Bu sabah çok güzel bir sabahtı. "Evet çocuklar herkes sofraya" Kutay'ın neşeli sesi kulaklarıma dolduğunda onu hayranlıkla izledim. Herkes sofraya geldiğinde ayakta yürümekte zorlanan Dora’ya yardım etmek için gittim. Bir elini omzuma koyup belinden tutup sandalyeye oturmasına yardım ettim. Gözlerine kısa bir bakış attım. "Dora iyisin dimi?" diye sordum yumuşak bir sesle. "İyiyim." deyip kestirip attı. Üstünde durmadım. Ben de onun yanına oturup kahvaltımı yapmaya başladım. Sofrada sohbet dönüyordu sanki kırk yıldır arkadaşlık varmış gibi. Dora ile arkadaş olduk gibi bana tuhaf davranıyor ama o iyiyse bende iyiyim. Size nasıl bir izlenim verdim bilmiyorum ama benim yüzümden kimse üzülsün istemiyorum. Hep böyle söylüyorum çünkü kimse bana inanmıyor. Çocukluğunda yabancı biri tarafından sevilmeyen biri büyüdüğünde gelen sevgiye karşılık veremiyor. Ne olabilirdi ki? Küçüklüğün masumiyeti kalmamıştı. "Kutay abi bize yüzme öğretir misin?" Atlas’ın o istekli sorusuna Efla da katılınca Kutay ile aynı anda cevap verdik. "Olmaz" Dedim. "Olur" Dedi. Kutay’la göz göze geldiğimde kaşlarımı çattım. Bana kaşlarını havaya kaldırarak baktı. "Neden olur dedin?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak. "Neden olmaz dedin?" diye sordu aynı şekilde. Derin bir nefes aldım. "Aynı anda konuşmayı kesebilir miyiz?" dedim bıkkın bir sesle. “Elbette ama neden izin vermiyorsun?” diye sordu ciddi bir ses tonuyla. Ona gözlerimi devirip çayımdan bir yudum aldım. Benden cevap bekliyordu. Gözlerimi sakince kapattım. Gülme sesleri duyunca çatık kaşlarla gülenlere baktım. "Hayır efendim yüzmek falan yok daha küçüksünüz boğulursunuz falan aman Allah korusun." dedim. "Ağaç yaşken eğilir. İzin verde öğreteyim." Kutay'ın ısrarcı bakışları bana işlemiyordu. "Hayır efendim bana öyle bakma kimse yüzmeyecek o kadar. Şimdi güzel güzel kahvaltı yapalım." dedim kararlı bir şekilde. Atlas’ın üzgün bakışlarını görünce üzüldüm ama korkuyordum. Kutay bir şey demek için ağzını açtığında onu susturdum. "Hayır!" Efla ve Atlas’ın tripli kahvaltısından sonra odama çıkıp hazırlandım. Siyah bir etek, siyah bir tişört giyip saçıma yeşil bir bandana taktım. Yüzümde silik bir gülümsemeyle aynada kendime baktım. Küçük bir çocuk duruyordu sanki. Küçüklüğüm bana aynadan göz kırpıyor gibiydi. Ona tebessüm etmek istedim ama gözlerimden yaş aktı. “Yapabiliyor muyum?” dudaklarımı büzdüm gözlerimi kapattım artık küçüklüğüm göz kapaklarımdaydı. “Güçlü olabildim mi? Yaşayabiliyor muyum?” küçüklüğüme soruyordum bu soruları. Cevap almak istiyordum ama bomboş bir karanlıkla karşılaştım. Çocukluğum kendi gözlerimin önünden kayboldu, aynadan da öyle. Elimle göz yaşımı sildim. Burnumu…