Buzdan yapılma kalp;
Yazar: Mahidecrk

“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Asıl olanı gözler göremez.” — Antoine de Saint-Exupéry Yanıyordum . İçten içe, kimsenin göremeyeceği bir yerden yanıyordum. Ama bu bildiğim türden bir yanmak değildi. Alevlerin insanı kavurduğu, tenini parçaladığı o sıcak acılardan değildi. Hayır. Her şey buz tutmuş gibiydi. Buz yanığı. İçimde sessizce büyüyen, her şeyi ele geçiren bir soğukluk vardı. Sanki ruhumun en derin yerinde bir tipi kopmuştu ve ben o fırtınanın ortasında tek başıma kalmıştım. Üşüyordum. Öyle bir üşümekti ki bu… Üzerime bir battaniye alsam, sıcak bir odaya girsem bile geçmeyecekmiş gibi. Çünkü soğuk tenimde değil, içimdeydi. Her bir hücrem titriyordu. Kalbim, aklımın yetişemediği bir yerde yardım istiyordu belki de ama ben hiçbir şey yapamıyordum. Kıpırdayamıyordum. Sanki görünmez eller omuzlarımdan tutmuş, beni olduğum yere çivilemişti. Bağırmak istiyor ama sesimi bulamıyordum. Kaçmak istiyor ama hangi yöne gideceğimi bilmiyordum. Göğüs kafesimin içinde buzdan sarkıtlar vardı sanki. Her nefes alışımda biraz daha batıyor, biraz daha canımı yakıyordu. Garipti. İnsan bazen acının sıcak olacağını sanıyordu. Alev alev yanacağını düşünüyordu. Oysa bazı acılar soğuktu. Sessizdi. Kimse fark etmeden insanın içine yerleşiyor, sonra da yavaş yavaş her şeyi donduruyordu. Engel olamıyordum. Durduramıyordum. Ne düşüncelerimi susturabiliyordum ne de içimde büyüyen o boşluğu kapatabiliyordum. Oturduğum sandalyede yavaşça geriye doğru yaslandım. Sanki bedenim artık kendini taşıyamıyordu. Sanki biraz daha güçlü durmaya çalışırsam, içimde kalan son parça da kırılacaktı. Aklım ile ruhum arasında parçalanan bir köprü vardı. Bir tarafım hâlâ mantığıma tutunmaya çalışıyordu. “ İyisin .” diyordu bana. “ Geçecek.” “Dayan.” Ama diğer tarafım… diğer tarafım çoktan düşmeye başlamıştı. Ben ise o iki parçanın arasında kalmış, parçalanan köprüden aşağı düşmemek için son gücümle tutunuyordum. Fakat boşluk… O karanlık, sonsuz boşluk… Her geçen saniye biraz daha yaklaşıyor gibiydi. Ve en korkutucu olan şey, düşmekten korkmam değildi. Korktuğum şey bir gün o köprünün eski, yıpranmış halatını tutmaya çalışmaktan vazgeçecek olmamdı. Yine de şimdi, avuçlarım acıyana kadar ona sıkı sıkıya tutunuyor, düşmemek için tüm gücümle direniyordum. Halat usul usul çatırdıyordu. Ve çıkan her ses, sadece köprünün değil, içimdeki bir şeylerin de biraz daha koptuğunu fısıldıyordu. Sanki her çıtırtıyla birlikte umut biraz daha inceliyor, inancım biraz daha aşınıyor, beni ayakta tutan ne varsa sessizce parçalanıyordu. Sanki taşıdığım bütün yük, o köprünün eski tahtalarına bırakılmıştı. Her adımımda biraz daha kırılıyor, biraz daha dayanıksız hâle geliyordu. Düşmek üzereydim. Bunu hissedebiliyordum. Tutunacak bir yer aradım bir süreliğine. Bir düşünceye. Bir anıya. Bir umuda. Ama hiçbirini bulamadım. Ne aklım beni kabul ediyordu artık, ne de ruhum. Biri beni susturuyor, diğeri ise yorulduğunu haykırıyordu. İkisinin arasında kalmıştım. Kendime ait hiçbir yer yokmuş gibi… Kendi içimde bile misafir gibiydim. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan hava, içimdeki ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Sanki ne kadar nefes alırsam alayım, içimde eksilen bir şeyi yerine koyamıyordum. Gözlerim balkonumun üzerindeki gökyüzüne takıldı. Başımı kaldırdıkça, düşmeyecekmişim gibi hissettim. Sanki o sonsuz mavilik… o ulaşılmaz uzaklık… içimde açılan o koca boşluğu doldurabilecekmiş gibi. Sanki gökyüzü biraz daha yaklaşsa, bütün kırılmış parçalarımı toplayabilirdim. Ama olmadı. Gökyüzü sessizdi. Karanlıktı. Soğuktu. Bana hiçbir şey söylemiyor, cevap vermiyordu. Tek bir yıldız bile yoktu. Belki de en çok bu canımı yaktı. Çünkü insan, karanlığın içinde bile küçücük bir ışık arıyordu. Bir işaret… bir umut… “ Buradayım .” diyen küçücük bir şey. Ama o gece gökyüzü bile susmayı seçmişti. İçimdeki sıkıntı biraz daha büyüdü. Sanki görünmeyen bir el göğsümün üzerine bastırıyor, nefes almamı zorlaştırıyordu. Ne kadar süredir burada oturduğumu bilmiyordum. Dakikalar mı geçmişti, saat…