Öylesine bir masal;
Yazar: Mahidecrk

Derler ki; bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Rüyalar geceden taştığında, gerçek ile düş birbirine karıştığında… Gökyüzünde bir tanrıça uyanırmış. Ay tanrıçası. İnsanların varlığından bile haberi olmadığı bu tanrıça her gece gökyüzünde yerini alır, onları seyredermiş. Kalplerinin en ücra köşelerinden geçirdikleri fısıltıları duyar, dualarını dinler, gözyaşlarının ardına sakladıklarını bilirmiş. Görebilirmiş çünkü tanrıça insanın yüreğini. Dualarının altında neler gizlediğini. Tatlı bir esinti gibi olan kalplerini yahut katran bağlamış olanları. Hiçbir zaman müdahale etmemiş ama hayatlarına. Ne kadar güçlü olursa olsun, değiştiremezmiş kaderi. Değiştiremezmiş insanın alınyazısını. Eehh.. öyle olduğunu sanıyormuş en azından. Sonra bir gün, bir gece yine gökte yerini almışken fısıltılarını duymuş birinin. İlk kez o fısıltıların altında ki çığlıkları işitmiş kulakları. Diğerlerinden daha gürültülü atan bu kalp dikkatini çekmiş ve dinlemeye başlamış tanrıça ilgiyle. Bugüne kadar duyduklarının, gördüklerinin aksine içinde kocaman bir fırtına taşıyan bu kadın, tanrıçanın yüreğini sızlatmış. Bununla birlikte nedenini bilmeksizin merak etmeye başlamış tanrıça. İçindeki hüzünü hissetmiş önce. Daha sonra da küçük bir sevgi kırıntısına bile ne kadar muhtaç olduğunu. Kalbinin yalnızlıkla nasıl sınandığını görmüş, gözyaşlarını işitmiş gecelerce. Buna rağmen tüm o çığlıkların arkasında öyle tatlı bir melodisi varmış ki bu kalbin, öylesine tatlı esiyormuş ki yüreği… tanrıça inanamamış ilk başta. Acıyla kavrulmuş olan bir kalp, nasıl olur da saf kalabilirmiş böylesine? Anlam verememiş. Merakı ise gün geçtikçe artmış. Bir çığ gibi büyümüş içinde. Her gece sadece bu kalbi dinlemiş, sadece bu kalbe kulak asmış. Başka kimseyi görmemiş gözleri. Kimseyi duymamış kulakları. Teslim olmuş büsbütün. Kaybetmiş kendini. Bu kalbin sahibi olan genç kadın ise her gece aynı göğe bakıp, gözyaşları içinde, her gece yarısı aynı şeyleri söylermiş durmaksızın. “Birini istiyorum. Beni kollarımdan tutup, yalnızlığımdan kurtarmasını. Tatlı sevgisiyle yoluma ışık olmasını. Tanrım.. ben sadece yüreğimin biraz olsun ısınabilmesini diliyorum.” Tanrıçanın sürekli işittiği bu sözler yüreğini dağlamaya devam etmiş. Gün geçtikçe daha da üzülmüş kadının bu haline. Ve anlam verememiş kendine. O bir Tanrıçaymış nihayetinde. Yokmuş fıtratında acımak. Yokmuş insanlara yardım etmek. Olmamalıymış. Müdahale etmemeliymiş hiçbir kadere. Dokunmamalıymış insanın yazgısına. Yine de daha fazla tutamamış kendini. Daha fazla dayanamamış hissettiklerine. Unutmuş ne olduğunu. Unutmuş kim olduğunu. Yardım etmek istemiş kadına. Yanına inip, o tatlı kalbini huzura kavuşturabilmeyi dilemiş her gece o da. Yapamamış ama. Göğe zincirliymiş tanrıçanın bedeni. İnemezmiş yeryüzüne. Karışamazmış insanların işine. Değiştiremezmiş kaderi. Dokunamazmış yüreğine. Yine de söz vermiş kendi kendine. Tüm kalbiyle yardım etmek istemiş ilk defa. Bir yolunu bulmayı umut ederek geçirmiş günlerini. Araştırmaya başlamış ne yapabileceğini. Zaman böyle geçip, giderken kadının gönlündeki fırtına da gün geçtikçe büyümüş. Karanlığa her gün biraz daha hapsolmuş ruhu. Gittikçe kaybetmiş renklerini. Yitirmiş tüm umutlarını. Öyle ki ölümü bile düşünmeye başlamış o gencecik yaşında. Nefes alamazmış bazen, boğulduğunu hissedermiş hıçkırıklarının arasında. Tanrının bile sevmediğini düşünürmüş kendini. Sessizce yardım dileyen çığlıklarını kimsenin duymadığını sanırmış. Bu koca dünyada bir başına, yapayalnız kaldığını hissedermiş. Bu düşünceler bir veba gibi yayılmış tüm vücuduna. Gün geçtikçe tüketmiş kadının yorgun bedenini. Solmuş tanrıçanın gözlerinin önünde bir çiçek misali. Onun bu haline dayanamayan tanrıça bulmuş sonunda bir çıkış yolunu. Ruhunu aydınlatmış kadının. Dokunmuş onun o minik gibi görünen koca yüreğine. Ferahlatmış içini. Fırtınalar içinde ki o paramparça, yalnız başına olan kalbinin üzerine bırakmış tüm ışığını. Kendi ruhundan damıtmış ruhuna. Sarıp, sarmalamış kendi benliği kadın…