Bölüm 8
Yazar: matacoope

Daniel’in attığı mesajı yirmiden fazla kez emin olabilmek için okumuştum. O buradaydı. Daniel burdaydı ve ben tüm bunlardan kurtulabilirdim. Sonuçta o bir askerdi ve bana yardım edebilirdi. Kalbim hızla atarken salıncakta bağdaş kurdum. Ani hareketime isyan edercesine salıncak gıcırdadı. Yağmurun şiddeti hiç azalmamıştı, her yer ıpıslak olmasına rağmen dudaklarım stresten kuruyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Eğer şimdi onun yanına gidersem, Ivan ve grubuna bir daha asla geri dönme şansım olmayabilirdi. Stresli bir şekilde alt dudağımı yemeye başladım. Telefonu hala ellerimin arasında tutuyordum ve ekranın soluk ışığı yüzüme çarpıyordu. Bakışlarım motele kaydı. Oldukça sessiz ve ürkünç bir şekilde huzurluydu. Ivan’ın hayatı buydu. Saklanmak, kaçmak ve tadını çıkartmak. Peki ben böyle bir hayatı benimseyebilir miydim? Eğer birisi geçen yıl gelip, önümüzdeki yıl böyle şeyler yaşayacağımı söylese büyük ihtimalle götümle gülerdim. Oldukça sakin bir işim ve hayatım vardı. Sıradan, önemsiz birisiydim ama şimdi kırmızı bültenle aranan bir patlayıcı uzmanıydım . Bacaklarımı salıncaktan aşağı sallandırdım. Eğer çimenlere dokunursam, koşarak Daniel’a gideceğimi biliyordum. Fakat korkuyordum. Duraksadım. Çimenlere dokunursam geri dönüşüm yoktu. Çimenlerin nemli serinliği neredeyse tenime dokunacak kadar yakındı ve yağmur yüzünden çoraplarım çoktan sırılsıklam olmuştu. Ellerim titrerken mesajı son bir kez daha okudum. Daniel beni bekleyeceğini söylüyordu. Kalbim göğsümde patlayacakmış gibi atmaya başladı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve kendimden beklemediğim bir hızda deli gibi koşmaya başladım. Koştukça koştum. Kuzey’in neresi olduğunu yıldızlara bakarak tahmin edebiliyordum. Yağmur, saçlarımdan aşağı süzülürken günahlarımdan arınıyormuş gibi hissettim. Her adımımda çoraplarım çamur ve suyla daha da ağırlaşıyordu. Adımlarım hızlandıkça, yağmurun altında daha da özgür hissettim. Birden çamura batmış bir taş ayağıma değdi, canımı acıttı. Umursamadım. Sadece koşmaya devam ettim. Üç dakikanın bu kadar uzun olduğunu hiç düşünmemiştim. Ciğerlerimdeki hava tamamen boşalırken görüş alanıma Daniel’ın söylediği terk edilmiş garaj girdi. Kapağındaki boyalar aşınmıştı ve önünde tekerlekleri tamamen patlamış, kullanılmaz duruma gelmiş paslı üç araba vardı. Yağmurun gürültüsü içinde kendi ayak seslerimi bile duyamıyordum, çamurlu zeminde kayarak durdum. Garajın yan duvarında belirsiz bir gölge vardı. Dizlerim bağları çözülmüşçesine titremeye başladı. Sonra boğazımdan bir hıçkırık yükseldi, beni gerçekten de bekliyordu. Adımlarımı yavaşlatarak garajın yan duvarına yaklaştım. Karanlıkta bir şeyleri seçmek çok zordu, arada bir çakan şimşek sayesinde önümü birkaç saniyeliğine net bir şekilde görebiliyordum. Garajın yan duvarına geldiğimde, sopaya ters geçirilmiş bir kova olduğunu fark edince homurdandım. Uzaktan insan siluetini andırıyordu. Hayatım korku filmlerini aratmayan bir raddeye doğru kayıyordu. Suratıma yapışan saçları kulağımın arkasına ittirdim ve sekerek garajın önüne doğru yürüdüm. Az önce ayağıma batan taş büyük ihtimalle tabanımı parçalamıştı. Avuç içlerimi koltuklaırmın altına sıkıştırarak kafamı garajın içine doğru soktum. Karanlıktan dolayı hiçbir şey görünmüyordu. “Daniel?!” Sesim boş garajın içinde ekolandı. Yağmurdan korunmak adına içeri doğru yürüdüm. Soğuktan titriyordum. Gözlerim, karanlıkta bir şeyler görebilmek için zorlanırken, garajın içinde belirsiz nesnelerin siluetleri belirginleşmeye başladı. Eski araç parçaları, kullanılmaz hale gelmiş motorlar ve metal kutular etrafı çevreliyordu. Birden, garajın derinliklerinden bir ses duydum. İlk başta, rüzgarın etkisiyle oluşan garip bir uğultu gibi geldi ama hemen ardından ses, belirginleşti. Bir nefes sesi, derinden gelmişti. “Daniel?” sesim korku dolu ve cılız bir şekilde çıktı. “Wilhelm.” diye düzeltti beni, sesi o kadar boğuk çıkmıştı ki Daniel’a ait olup olmadığını anlayamadım. “Üzgünüm, sana Wilhelm diye hitap etmeye alışkın değilim.” “Öyle mi? Oysa ki Frank’le bir…