Karanlığın İki Sesi
Yazar: Cennet Eda Yılmaz

Şehrin üzerine çöken gece, sıradan bir karanlık değildi; gökyüzü, yeryüzünün işlediği tüm günahları örtmek istercesine ağır, kurşuni bir bulut tabakasıyla kaplanmıştı. Yağmur, devasa gökdelenlerin camlarına kamçı gibi çarpıyor, sokak lambalarının cılız sarı ışıklarını asfaltta parçalanan su birikintilerine gömüyordu. Şehrin en prestijli caddesinde, dış dünyadan tamamen izole edilmiş, devasa cam cepheli "Iron & Soul" spor salonunun içi, dışarıdaki fırtınanın aksine ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Gece yarısını çoktan geçmişti. İçerideki hava; kauçuk zemin kaplamasının, yeni yağlanmış çelik mekanizmaların ve insanın genzini yakan o keskin, maskülen ter kokusunun ağır bir karışımıydı. Bu devasa mabedin tam ortasında, aynaların karşısında Mehmet duruyordu. Kırk yaşına merdiven dayamıştı ama bedeni, yirmili yaşlarındaki bir gencin bile dehşete düşeceği kadar devasa bir kütleye sahipti. Lise yıllarındaki o kaba, sığ ve etrafına korku saçan zorba çocuk, yıllar içinde bu kas yığınının ardına saklanmış, saygın bir iş adamı maskesi takmıştı. Geniş omuzları, derisini yırtacakmış gibi gerilen göğüs kasları ve kollarındaki kalın damarlar, onun bu hayatta sadece kaba kuvvete ve paraya taptığının canlı birer kanıtıydı. Tıraşlı kafası, spot ışıklarının altında parlıyor, boynundan omzuna doğru inen, derisine kazınmış kalın, siyah tribal dövmeler her nefes alışında bir yılan gibi kıvrılıyordu. Elindeki kalın, çizgili havluyla alnından süzülen teri yavaşça sildi. Aynadaki yansımasına kilitlenmişti. Kendi gözlerinin içine bakarken hissettiği şey saf bir kibirdi. O, bu şehrin yenilmezlerindendi. Fakirleri, zayıfları, sesi çıkmayanları ezen o çarkın en keskin dişlisiydi. Hayat, zayıfları yutardı ve Mehmet hiçbir zaman yutulan tarafta olmamıştı. O her zaman çiğneyendi. "Son set," diye mırıldandı. Sesi, boş salonun yüksek tavanında boğuk bir yankı yaptı. Kendi sesindeki o tok, emredici tonu seviyordu. Ağır, kendinden emin adımlarla salonun tam ortasındaki o devasa bench press sehpasının yanına yürüdü. Barın her iki yanında sıralanmış yirmişer kiloluk siyah demir plakalar, yerçekimine meydan okuyan birer anıt gibi duruyordu. Toplam yüz kırk kilo. Bir insanın göğüs kafesini kağıt gibi ezebilecek, nefesini saniyeler içinde kesebilecek bir ağırlık. Ama Mehmet için bu, sadece egosunu besleyen bir oyuncaktı. Sırtüstü sehpaya uzandı. Derin bir nefes alıp ciğerlerini havayla doldurduğunda, göğüs kafesi bir körük gibi şişti. Kalın parmaklarını, barın tırtıklı soğuk demirine geçirdi. Metali sıktı, kasları gerildi ve tek bir hamlede, bir boğanın homurtusunu andıran boğuk bir sesle o devasa ağırlığı yuvasından söküp havaya kaldırdı. Kolları kilitlendi. Bar, yüzünün tam üzerinde, havada asılı kaldı. Tam o saniye, salonun yüksek teknoloji müzik sisteminden gelen müzik bıçak gibi kesildi. Mehmet, kaşlarını çattı. Kollarındaki ağırlığı sabit tutarken gözlerini tavandaki hoparlörlere çevirdi. Derin bir sessizlik oldu. Ardından, dijital bir sistemden değil de, sanki yıllarca rutubetli bir bodrumda saklanmış eski bir kasetçalardan geliyormuş gibi yoğun bir cızırtı duyuldu. *Cıııızzzz... Tık.* Ve sonra, salonun o kauçuk kokan havasına bir ses sızdı. Yağmur sesi. Ama dışarıdaki cama vuran yağmur değildi bu. Kayıttaki yağmur, çok daha eski, çok daha soğuk bir gecenin yağmuruydu. Hemen ardından metalik bir şıngırtı koptu. Paslı, kalın bir zincirin, demir bir direğe çarpma sesi. Mehmet’in kollarındaki kaslar aniden seğirdi. Bar, milimetrik bir açıyla aşağı doğru kaydı. Hoparlörden, yağmurun ve zincir sesinin arasından bir kahkaha yükseldi. Ergenliğin o çiğ, çatallı, acımasız kahkahası... On beş yaşında bir çocuğun, zayıf birine işkence ederken attığı o gaddar gülüş. "Kim var orada?!" diye kükredi Mehmet. Sesi, bu kez emredici değil, saf bir öfkeyle doluydu. "Kapalıyız dedim asistanlara! Kim girdi içeri!" Kollarındaki yüz kırk kiloluk demir yığını, boğazına doğru yavaşça inmeye başladı. Mehmet barı göğsünde durdurup tekrar yukarı itmek için kaslarını sıktı ama gözleri, a…