Merhaba :)
Yazar: Mel D.

Damla ve Ali’yi sonunda birileriyle paylaşacağım için çok heyecanlıyım. Kafamın içinde yıllardır sahneler, insanlar, konuşmalar, başka hayatlar dönüp durur ama ilk kez bir tanesinin peşinden bu kadar uzun süre gittim. İlk kez bir şeyler yazıyorum ve bu yüzden eminim onları size kafamda gördüğüm haliyle tam olarak aktaramayacağım. Keşke benim gördüğüm şekilde görebilseniz. Görmek diyorum çünkü aslında ben onları izliyor gibiyim. Yazarken kendimi çoğu zaman bir yazardan çok, aynı anda hem senarist hem yönetmen gibi hissettim. Bir odayı uzun uzun tarif etmek yerine odayı gördüm, Damla’nın nasıl baktığını, Ali’nin bir cümleden önce ne kadar sustuğunu, kameranın nerede duracağını düşündüm. Sanki kafamdaki oyuncuları yönlendirip sahneyi çekiyormuşum gibi yazdım. Bu yüzden Fark Etmeden klasik bir roman gibi ilerlemiyor. Uzun betimlemeler ve büyük paragraflar yerine kısa sahneler var. Biraz da dijitalde uzun uzun okumaya sabrımızın azaldığını düşündüğüm için böyle yazmak istedim ama asıl sebebi sanırım benim kafamın zaten hep sahnelerde, kurguda ve montajda olması. :) Keşke bir gün Damla ve Ali’yi gerçekten ekrana hazırlamak kısmet olsa da ben her şeyine karışsam. Her şey Pinterest’te gördüğüm antik bir kolyeyle başladı. Önce sadece bir kadın, bir adam ve aralarında anlam kazanacak bir kolye vardı. Sonra düşüncelerim dallanıp budaklandı ve Damla ile Ali ortaya çıktı. Ama hikayenin bütün anlamını o kolyede aramayın, o sadece başlangıçtı. Zamanla benim için çok daha başka bir şeye dönüştü. O sıralarda bir insanı gerçekten, tümüyle hayatına dahil etmenin ne kadar zor bir şey olduğunu çok düşünüyordum. Üstelik sadece aşktan bahsetmiyorum. Bir arkadaşlıkta, hatta kendi kardeşinle kurduğun bağda bile… Birine gerçekten açılmak, kendini saklamadan gösterebilmek, hayatının yalnızca göstermek istediğin taraflarını değil tamamını paylaşabilmek bence başarılması çok zor bir yakınlık. Bunu, en yakın olduğum insanlara karşı bile kendimi ne kadar sakladığımı fark ettiğim bir dönemde düşünmeye başladım. Belki de bu yüzden Damla ve Ali arasında en çok bunu kurmak istedim. İki insanın birbirini sevmesinden çok, birbirlerinin hayatında gerçekten var olabilmelerini. Böyle sıkıcı olur mu diye düşünüp büyük olaylara da gerek duymadım. Çünkü iki yetişkin insanın gerçekten birbirinin hayatında olmak istemesi bana zaten başlı başına büyük bir olay gibi geliyor. En çok Damla’yı anlamanızı istiyorum. Onu sadece kariyerine düşkün, evlenmek ya da çocuk sahibi olmak istemeyen “modern kadın” kalıbıyla yargılamayın. Onun meselesi bundan daha başka. Damla'yla birlikte kendim de bazı şeylerle yüzleşiyorum aslında. Damla bana birçok huyuyla hiç benzemiyor ve özellikle onu kendime benzetmemeye de çalışıyorum. Ama bazı korkularında kendime rastlıyorum. Belki bu yüzden onu ayrı bir sahipleniyorum. Hikayenin adıysa çok sonra, tamamen alakasız bir anda geldi. O zamanlar yayınlamayı düşünmediğim için bir adı olmasına da ihtiyacım yoktu. Bir gün mutfakta yemek yaparken Fikret Kızılok’un Fark Etmeden şarkısı çaldı. O sırada ne hikayeyi ne Ali’yi ne de Damla’yı düşünüyordum. Ama şarkı ikisini anlatıyordu. Bu Ali ile Damla’nın şarkısı değil, hikaye de o şarkıdan çıkmadı. Sadece onları hiç düşünmediğim bir anda o şarkının içinde fark ettim. Sanırım hikayenin adını da biraz fark etmeden buldum. :) Uzun zamandır sadece benim kafamın içinde yaşayan, artık neredeyse gerçekten tanıdığım iki insana dönüşen Damla ve Ali’yi ilk kez oradan çıkarıyorum. Artık biraz da sizin olsunlar. :)