Bölüm 1 | Eylül Geldi Sonra, Bir Anda
Yazar: Lea Andrea

Not: Bu kısa hikaye, Emre Aydın'ın Eylül şarkısından ilham alınarak 2019 yılında yazılmıştır. Koca gövdeli bir ağacın sallanan dalından kopan minik yaprağın yere süzülüşünü izliyorum. Öylece ve gözümü bile kırpmadan. Toprak zeminle buluşan sarı-kırmızı renkteki minik yaprak, annesinden ayrılmak zorunda kalan ve okul kapısında durup ağlayarak ona bakan küçük bir çocukmuş gibi görünüyor gözüme. Bu düşünceyle dudaklarımda minik bir gülümseme beliriyor. İlerideki başka bir ağaca çarpıyor gözlerim. Onun da döktüğü yaprakları izliyorum nedensizce. Kulaklığımdan kulaklarıma aktarılan hüzünlü şarkılar da bana eşlik ediyor. Gözlerimi ağaçtan çekip bir müddet bakıyorum önümdeki deftere. Elimdeki kalemle beraber yazdığım birkaç satır şiir ve yan sayfasına karaladığım bir yaprak görüntüsü, bana artık hiç de hoş gelmiyor. Şiiri yazdığım ve resmi çizdiğim o anlardaki hoşnutluk yok artık yüreğimde. İlhamımı kaybetmiş gibiyim; basit bir şiiri bile yazamıyor, daha basit olan bir yaprak çizimini bile doğru düzgün yapamıyorum. Söylesene Koray, bu berbat ötesi yeteneğinle nasıl kazanacaksın bu sene istediğin bölümü? Edebiyat mı yoksa güzel sanatlar mı? İşte bazen tüm mesele bu , diyorum. Uyak göz için midir yoksa kulak için midir tartışması gibi... Fakat ne yazık ki defterimde bulunan iki şey de bana hiçbirine ait olmadığımı söylüyor. İster istemez yüzümü buruşturuyorum. Bir ressam olmak mı yoksa bir şair olmak mı? Kalbim bir seçim yapamaz, beynim ikisini de beceremezken ikisinden biri olmayı nasıl başarabilirim ki? Yüzümdeki kaşlarını çatmış ifade ve bu hissin verdiği iğrenç tat ile koparıyorum defterin önümde duran iki sayfasını da. Ben ikisine de ait değilim... Buruşturup top hâline getirdiğim kâğıtları fırlatıp atmak istiyorum ama oturduğum ağaç kovuğunun çevresinde bir çöp kutusu yok. İç geçiriyorum bu kez. Kâğıt topunu elimde evirip çeviriyorum ve bir saattir oturduğum yerde neler olup bittiğine bakmak için başımı çevirip etrafı inceliyorum. Bulunduğum ormanlık alanın birkaç metre ilerisinde sahil var, denizi görebiliyorum zira bu yüzden burada oturuyorum, hem denizi hem de sararmış yapraklarla dolmuş olan ormanı görmek için. Dalgaların kıyıya çarpışını duyuyorum. Hava serinliyor, akşam olmak üzere. Dalgalar hırçın bu yüzden, sanki hiddetle çarpıyor kıyıya ve bağırıyorlar bana. Kulaklığımdaki şarkı değişiyor. Sevdiğim şarkılardan bir başkası daha kulaklarıma ulaşırken gülümsüyorum. Karşımda deniz ve orman, kucağımda defterim, kulağımda müzikler… Daha ne isteyebilirim ki? O an, sanki beni duymuş gibi birdenbire beliriveriyor. Onu görüyorum. Ağaçların arasından gözlerimi kısarak seçebiliyorum onu. Bisikletini durduruyor ve bir kenara bırakıyor. Sahilde birkaç adım atarak ellerini ceplerine koyuyor. Bu onu ilk görüşüm. Buraya sık sık geldiğim hâlde onu hiç görmediğime adım kadar eminim. Buralara uğramaz insanlar, sık ağaçlarla çevrili ormanı ve hırçın dalgalara sahip denizi pek sevmezler. Ama o burada... Ağaçların hareket eden dalları arasından görebiliyorum onu. Batan güneşin altında parlayan sapsarı saçları var, arkası bana dönük olduğu için saçlarının beline kadar uzandığını görebiliyorum. Ellerini arka ceplerinden çıkarıp kollarını açıyor ve sanki batan güneşi hissetmek, onu kucaklamak istercesine havaya kaldırıyor. Bu sırada gözlerini kapattığına neredeyse eminim. Neden sonra, gidiyor. Bisikletini alıp buradan hızlıca ayrılışını izliyorum. O ortadan kaybolduğunda, kulaklığımdan kulaklarıma dökülen şarkı sözleri sanki bana bir mesaj veriyor... “ Eylül geldi sonra bir anda Sensiz oldum, siyah oldum Hem yandım hem kayboldum…” Eylülün hüznü damlarken yüreğime, Emre Aydın’ın şarkısı çınlıyor kulaklarımda. Yapraklar dökülmeye devam ettikçe de zihnimden eksik olmayacak bu şarkı, biliyorum. 🍁 Yağmur damlaları düşüyor solmuş yaprakların üstüne. Onları ıslatırken beni de titretiyor. Yine aynı yerde oturuyorum. Ağaç kovuğunun gölgesi çoktan gitti. Yağmur yağmaya başladığında buradan gitmeliydim ama hayır, belki de biraz ıslanırsam her şey daha iyi…