Esrarengiz kod 1. bölüm
Yazar: Esra Ece

Hayat çoğu kez acımasız, zaman zaman çaresizliğe mahkûm eden bir süreç ve sınayıcı bir yolculuktur ama insanlar için en büyük çaresizlik, onların elinde olmayan şeyleri çözmeye çalışmaktır. Mesela bir insanın ölümü gibi ama insanoğlu her zaman, her şeyi olduğu gibi bunu da kontrol etmeye çalışır. İnsanların ve diğer canlıların doğumundan ölümüne kadar hayatlarının hâkimiyetine sahip olmayı ve hayatlarını şekillendirmeyi ister. Bu, bir inancı kabul ettirmeye çalışmak da olabilir, bir özerkliği yönetmek de. Her yerde bu çaba olduğu gibi Ankara’da da mevcuttur ama biraz daha farklı ve insanüstü biçimde olmaktadır. Her şey Ak Hilal Manevi Yaşam ve Şifa Vakfı’nda dönmektedir. Vakıf, zengin ya da bağış yapabilecek durumda olan dindar insanların dinî duygularını kullanıp yaratıcının yoluna gitme sözüyle kandırıp paralarını ve zamanlarını çalmakta. En kötüsü de vakıf, devlet idaresinin desteği altında olduğu için çok fazla ilgili kurumlarca denetlenmezdi; polis denetlemelerinde de her şey yolunda olduğu gibi göründüğü için bir sorun çıkmazdı. Vakıf binasında her şey normaldi ama asıl denetlenmesi gereken yer, en altta bulunan, bina planlarında bile olmayan kaçak alt kattı. Orada bulunan büyük bir laboratuvar odası, çember şeklindeki geniş bir sinema salonu büyüklüğünde oluşturulmuştu. Paslanmış demirlerin ve gri-siyah tonların olduğu kasvetli odada çok sayıda fabrika makinesi ve beyaz önlüklü laboratuvar çalışanı vardı. Onlar makinelerle mavi bir hap üretiyordu; bu hap özellikle uyuşturucu bağımlılarına verilen ama deli gibi etkisi olan, Katre isimli bir mutasyon hapıydı. Bunu kullananlar ya yan etkiyle ölüyor ya da kusurlu olarak adlandırılıp doğaüstü yetenek elde ediyorlardı; kimi doğayı kontrol ediyor, kimi taşı sıkıyor, kimi ise öldürme kabiliyetine sahip oluyor, yani doktorun bu yeteneklerin kazanımını sorgulayabileceği birer deney faresi oluyorlar. Ayrıca enselerinde kabarık ve simsiyah bir damar uzantısı bulunuyordu. Binanın asansörleriyle dahi ulaşılamayan bu gizli olan alt kata inişin tek yolu demir merdivenlerdi. O kapı da yalnızca Dr. Sancar ve dört çocuğunun parmak iziyle açılabiliyordu. Çember şeklindeki koca salonun dört yanında, merdivenle çıkılan demir korkuluklu balkonlar vardı ve her birinde, ellerinde büyük tüfeklerle bekleyen çevik özel askerler vardı; onların görevi ise çalışanları kontrol etmekti. Hepsi beraber molaya çıkıyor, çalışmaya geçince koridorlardaki yerlerini alıyorlardı. Koridorların yanlarında odalar vardı. Bu odalara onların girmesi yasaktı çünkü odalar yöneticiler içindi. Birinde doktor Sancar kalıyordu; o, bu vakfın sahibi ve yöneticisi, bu deneylerin ve hapların kurucusu, insanlığı değiştirmek, yeni bir ırk yaratıp bu deneylerle ünlü olmak isteyen biriydi. Diğer odalarda Boran, Melis, Ahu ve Rüzgar adında dört genç ayrı ayrı kalıyordu. Onlar ise küçükken doktor Sancar’ın deneylerine maruz kalıp doğaüstü yetenek edinmiş kişilerdi. Dr. Sancar onları her şeye rağmen yanına alıp büyüttüğü için onlar da minnet borcu hissedip güçlerinin yan etkilerinden kurtarabileceğini sanıyor, onun dediğini yapıyor ve baba diyerek çevresinden hiç ayrılmıyorlardı. Girişteki merdivenden adım adım ilerleyen, ayak sesleri demir basamaklardan duyulan, yaşı kırklarının sonlarında, beyaz doktor önlüğü bacaklarına kadar uzanan, gri saçlarının önleri dökülmüş, mavi gözlü doktor Sancar içeriye girdi. Odadaki bütün çalışanlar ve askerler ona doğru dönerek saygıyla baş selamı verdiler. O sırada salona kadın bir hemşire girmişti. Elindeki dosyayla Dr. Sancar’ın arkasından gitti. Beraber, salondaki girişin tam karşısında duran demir kapıyı açarak sıralı hapishane odalarının bulunduğu koridora girdiler. İlerledikçe kadın hemşire, parmaklıktaki her bir hücrede bulunan, kusurlu olarak adlandırılan, mutasyon sonucu doğaüstü güce sahip kişilerin raporlarını önünde gitmekte olan adam a sunuyordu. Doktor, sondaki hücreye baktığında hücre yerine bir su havuzu olduğunu fark etti ve içinde deniz adamı olan, kafayı yemiş kişiye baktı. Ardın…