Giriş
Yazar: Esra Ece

10 Yıl Önce — Ankara’nın Unutulan Sınırları, Kimsesizler Yetimhanesi Laboratuvarı, yıl; 2016 Buram buram pas, asit ve yanmış et kokusu olan sarı-yeşil ışıklı loş lambaların altındaki koca laboratuvar ın etrafında, parmaklıklar ardında, ayrı ayrı kapalı kalmış yüzlerce çocuk ağlıyordu. Kimisi beş yaşında kimisi on beş yaşındaydı. Hemen girişte bulunan sağ hücrede ise sarı saçlı, ağlamaktan gözleri şişmiş ve hemşire önlüklü bir kadın, onun yanında hiçbirşeyden haberi olmayan bir kurye ile beraber o hücrede kalıyor, siyahlaşan ve git gide kabaran enselerinin sol kısımlarında bulunan şah damarlarındaki acıyı bastırmak için elleriyle baskı yapıyorlardı. İkisi de otuzlu yaşlarının başında ve burada bulunan, en büyük yaşta hapsedilmiş olan kişilerdi. Kapının girişinde ki sol hücrede, yirmili yaşlarının ortasında, polis olduğu anlaşılan üniforması ve çevik duruşuyla bir adam tek başına hücredeki eskimiş kirli yatağında oturuyor, o da şah damarındaki acıyla baş etmeye çalışıyordu. Buradaki çoğu insanın ortak sorunu damarlarındaki anormal büyüklük ve acıyla baş etmekti. O sırada içeri giren üç kişiyi görür görmez girişteki yetişkinler bağırıyor çocuklar ise daha çok ağlamaya başlıyordu. Biri doktor olduğu belli olan bir adam mavi gözlerinin ardındaki o kararlı bakışları ile ürpertici görünüyordu. Yanında ise siyah dizlerine kadar olan elbisesi ile üstündeki beyaz önlükle, hemşire olduğu belli olan bir kadın duruyor, klipsli dosya daki A4 kâğıdında bulunan takip çizelgesine, yaşanan bu anormal sağlık sorununu not alıyordu. Doktorun yanındaki hemşire gören parmaklık arkasındaki sarışın diğer bir hemşire ona hırçın yakarışları ile öfkesini kusuyordu. Oda nın ortasındaki diğer kişi ise; takım elbiseli ve gözlüklü, simsiyah bıyıklarının altından sırıtan adam vardı. Oradaki kimsenin sevmediği Bu üçlünün tek bir amacı vardı, parmaklıklar arkasına hapsettiği kimisi yetim kalmış kimisi zorla alıkonulmuş çocuklar ve girişteki yetişkinlerin üzerinde deney yapmak. Enjekte ettikleri mavi-yeşil, akışkan olan deney sıvısı, insan doğasına tamamen aykırıydı. İçindeki asitler ve ağır kimyasallar, deriyi yakmanın da çok ötesine geçip doğrudan kurbanın DNA’sına saldırıyordu. Hücreleri zorla kırarak genetik dizilimi baştan yazıyor, bedeni yeni ve yapay bir koda boyun eğmeye zorluyordu. Her denek, sadece bu ölümcül kodun bedeninde tutunmasını bekleyen birer kobaydan ibaretti; bir nevi yeni gen modeli yaratılıyordu. Bu sıvıyı hücrelerde kalanların çoğunluğuna neredeyse beş gün önce enjekte etmişler, hatta maruz kalanlar için kişisel denek kodlarını, bedenlerindeki yeni yapılanmış dna larının genleri ile aynı kod numarası ile adlandırılmıştı. Şimdi ise günlük kontrollerine gelmişlerdi. Parmaklıkların arkasındaki deney yapılmış çocukların yarısı kanlarında ve damarlarında dolaşan zehirli sıvıya dayanamamış ve vefat etmişlerdi. Deneyleri yapan üçlü ise geride kalan çocuklar ile deneylerine devam edecekler, onların gelişimlerini denetleyeceklerdi. O sırada takım elbiseli adam, doktorun önünde duran buz gibi soğuk sedyeye, kolları arasındaki çırpınan minik bedeni yatırdı ve doktor ile beraber, çırpınan çocuğu sedyede bulunan plastik kayışlar ile bağlamaya çalışıyorlardı ama nafileydi çünkü çocuk bir türlü yerinde durmuyordu. Üstüne, artık adamlar onun kollarını tutmaya çalışırken, kadın hemşire onu sedyeye bağlamaya uğraşıyordu. O sırada oda da sert bir deprem olmaya başlamış, çocukların ağlama sesleri daha da yükselmişti. Artık laboratuvar duvarlarından toz taneleri yere doğru inmiş, adeta bisküvi şeklinde çatlamaya başlamıştı. Onca çocuk ağlarken, bir tanesi ise çatık kaşıyla gözlerini kapatmış ve sesleri dinlemeye odaklanmıştı. Doktor, o çocuğu farketmiş ve tahmin ettiği üzere kaçınılmaz olarak varsaydığı etki başına gelmişti çünkü bu enjekte ettiği deney sıvısıyla çocukların sadece gen yapılarını değiştirmemiş; çocukların merkezi sinir sistemini kontrolsüz bir patlamayla sınırların ötesine taşımıştı. Beyinleri aynı anda tam kapasiteye ulaşıyor, sinir uçlarınd…