5. Bölüm
Yazar: Nergiz

Halef Bozok "Günaydın, Asiye Hanım." Adımlarımı yere mıhlayan o ses, kalbimin bir anlığına durmasına neden olmuştu. Sanki göğsümün içine görünmez bir el uzanmış da kalbimi avuçlarının arasına alıp sıkmıştı. Az önce içimden geçirdiğim o sessiz dua, Tanrı tarafından acımasızca reddedilmişti. Ama zaten biliyordum. Bugün, yarın, hatta haftanın beş günü onu görmek zorundaydım. Aynı koridorlarda yürüyecek, aynı havayı soluyacak, aynı okulun duvarları arasında birbirimize yabancı gibi bakacaktık. Daha birkaç gün öncesine kadar gözlerine bakınca içim huzurla dolarken şimdi aynı gözler içimde kapanmayan yaralar açıyordu. İnsan sevdiği biriyle nasıl bu kadar kısa sürede yabancı olabilirdi? Dönmek istemedim. Onun yüzünü görmek bile istemiyordum. Bana, aileme ve kalbime yaşattığı şeylerden sonra onun benimle konuşma cesareti bulması bile içimde büyüyen öfkeyi körüklüyordu. Parmaklarım çantamın askısını sıkarken nefes alışverişim düzensizleşti. Güçsüz değildim. Hayır, hiçbir zaman güçsüz bir kadın olmamıştım. Ama insanın kalbi bazen en güçlü bedenlerden bile daha çabuk yoruluyordu. Benim kalbim de artık bu yükü taşımaktan yorulmuştu. Kulaklığımdan yükselen müzik bile bir anda anlamını yitirmişti. Koridorun içindeki uğultular, öğrencilerin neşeli sesleri, ayak sesleri... Hepsi yavaş yavaş silinmişti sanki. Geriye sadece onun sesi kalmıştı. O sesi ne kadar unutmak istesem de zihnimden söküp atamıyordum. Çünkü insan en çok sevdiği kişinin sesine yeniliyordu. Ve sonunda ona dönmeye cesaret ederek yavaşça arkamı döndüm. Bakışlarım onunla buluştuğu anda içimde bir şey parçalandı. Eflah karşımda duruyordu. Gözlerinin altı çökmüş, yüzü solmuştu. O hep dimdik duran adam gitmiş yerine gecelerce uyumamış, kendi karanlığında kaybolmuş bir adam gelmişti. Kirli sakalları hafif uzamıştı. Yeşil hareleri eskisi gibi parlamıyordu. Sanki gözlerinin içindeki hayat çekilip alınmıştı. Bana baktığında o bakışların içinde hiçbir şey yoktu. Kırgınlık vardı. Özlem vardı. Ve insanın içini yavaşça çürüten o sessiz acı vardı. Bir anlığına nefes alamadım. Çünkü o adam hâlâ sevdiğim adamdı. Ve bu gerçek, içimdeki bütün öfkeden daha fazla can yakıyordu. Cesaretimi toplamaya çalıştım çünkü artık bunu öğrenmek zorundaydım. Gözlerimin önünde yavaş yavaş dağılan adama bakarken içimde garip bir ağırlık oluşuyordu. Sanki onun gözlerinin içindeki kırgınlık gelip benim göğsüme oturmuştu. Ama hayır... Şimdi acımaya hakkım yoktu. Bana yaşattığı şeylerden sonra kalbimin yumuşamasına izin veremezdim. "Efendim, Kıraç Bey," dedim sesimi olabildiğince düz ve hissiz tutmaya çalışarak. Kıraç ismini duyduğu anda gözlerini birkaç saniyeliğine yumduğunu gördüm. Parmaklarını yumruk yaptığı için parmak boğumları beyazlamıştı. Çenesindeki kas belirginleşirken derin bir nefes aldı. Sanki o tek kelime, içindeki bütün yaraları yeniden kanatmıştı. Bir zamanlar adını söylerken bile sesim yumuşardı. Şimdi ise aramızda görünmez duvarlar vardı. Gözlerini yeniden açtığında az önce parçalanıyor gibi duran adam gitmişti. Yerine soğuk, mesafeli ve oldukça resmi biri gelmişti. Bakışları sertleşmişti ama o sertliğin altında bastırmaya çalıştığı acıyı görebiliyordum. Fakat bunu düşünecek hâlde değildim. Yaşanan her şeyin sebebi oydu. Benim tek hatam ona konuşma hakkı tanımamak olmuştu. Ama artık bunun hiçbir önemi kalmamıştı. Çünkü bazı kırgınlıklar açıklamayla düzelmezdi. "Sizle konuşmak istiyorum," dediğinde bu sefer istemesem bile kalbim sızladı. Sanki biri göğsümün tam ortasına ağır bir taş bırakmıştı. Kalbimi öldürmek için atılan bütün taşlar nefesimi boğazıma diziyordu. Ne konuşacaktık ki? Konuşsak ne değişecekti? Olan olmuştu artık. Yıkılan şeyler eski hâline dönmezdi. İnsan bazı cümleleri duyduktan sonra eskisi gibi bakamazdı. Koridorun içindeki sesler yavaş yavaş silinirken sadece onun sesi kulağımda yankılanıyordu. Öğrencilerin ayak sesleri, öğretmenler odasının uğultusu, açık pencereden içeri giren rüzgâr... Hiçbiri umurumda değildi artık. Çünkü karşımda duran adam, bir zamanlar uğruna dünyayı ka…