17. Bölüm (+18)
Yazar: Nergiz

Felah Asiye Bozok Eflah gelmemişti. Yoktu ve ben deliler gibi korkuyordum o yok diye. Her geçen dakika göğsümün üzerine biraz daha ağırlık biniyordu. Saat ikindiye doğru yaklaşıyordu. Onu korumanın telefonu ile aramıştım ama hiçbir aramamı cevaplamamıştı. Telefon her çalışında ekrana bakıyor, çağrının düşmesini izliyordum. En son gidip korumalara sormuştum ama onlar da nerede olduğunu bilmediğini söylemişti. Sinirden ellerimi saçlarıma geçirdim. Parmaklarım saç diplerimde dolaşırken içimde bir sıkışma hissettim. O sırada üzerimdeki pijama takımını çoktan değiştirmiştim. En sevdiğim siyah jean pantolonu giymiştim. Üzerine de siyah bir askılı üst geçirmiştim. Hava güzeldi. Trabzon böyleydi. Birden güneş gözükürdü sonra birden yağmur yağardı. Şimdi güneş vardı ama benim içimde fırtına kopuyordu. Eflah olmadığı için kendime dolaptan çıkardığım Türk kahvesi ile kahve yapmıştım. Cezveyi ocağa koyarken gözüm sürekli kapıya kayıyordu. Belki gelir diye her sese kulak kabartıyordum. Kahve yavaş yavaş köpürürken mutfağa dolan koku bir an olsun içimi ferahlattı. Ama sonra koca evin sessizliği yine üzerime çöktü. Eflah burada olmadığı için canım sıkılıyordu. Saatlerce kitabıma bölüm yazmıştım. Bilgisayarın başına oturmuş, kelimelerin arasına saklanmıştım. Yazdıkça düşüncelerimden uzaklaşıyordum. Tek kitap olacaktı. Kitabı uzatmayacaktım. Gerçekler açığa çıkacak, karakterler kavuşacaktı. Az kalmıştı. Bitecekti. Her cümleyi özenle seçiyor, hikayeyi toparlamak için kendimi zorluyordum. Ama aklımın bir köşesinde hep aynı soru dönüyordu. Eflah neredeydi, neden gelmemişti, neden hiçbir aramamı açmamıştı. Pencereden dışarı baktım. Güneş bulutların arasına girmiş, gökyüzü yavaş yavaş kurşuni bir renge bürünmüştü. Sokakta birkaç kişi yürüyordu. Uzaklardan bir köpek sesi geliyordu. Her şey normaldi ama benim içimde hiçbir şey normal değildi. Geri sayım başlıyordu. Zaman daralıyordu. Her saniye, her nefes, her kalp atışı beni bilinmeyen bir sona biraz daha yaklaştırıyordu. İkindi vaktini geçtiğimizde babamı arayacaktım. Bunu kendi kendime defalarca tekrar etmiştim. Biliyordum ki telefonu açar açmaz hattan bizim bulunduğumuz yeri bulacaktı. Eflah ile ben bunun farkındaydık. Ama onun buraya gelmemesi için elimden geleni yapacaktım. Eflah ile barışmak istiyordum. Benim için çabalıyordu. Her davranışında, her sözünde bunu hissediyordum. Ama bir yandan arkadaşıma da çok güveniyordum. İçimde ikiye bölünmüş bir his vardı. Bir tarafım Eflah'a inanmak istiyor, diğer tarafım yıllardır dost bildiğim insanın ihanetine inanmayı reddediyordu. Nasıl olurdu da bunca zaman onun gerçek yüzünü görememiştim? Bu soru kafamın içinde dönüp duruyordu. Kapı açılma sesi duyduğumda ayağa fırladım. Kalbim göğsümde hızlı hızlı atmaya başladı. Eflah gelmişti. Sonunda gelmişti. Ona kızacaktım. En azından aramalarımı yanıtlayabilirdi. Beni böyle deli gibi merakta bırakmasaydı olmaz mıydı? Ama şimdilik onun yüzünü görmek tek tesellim olacaktı. Kapıya doğru yöneldiğimde ayaklarım birbirine dolanıyordu sanki. İçeri giren heybetli adamın Karadeniz'in yeşil ormanlarına bakan gözleri, Karadeniz'in hırçın dalgalarına benzeyen mavi gözlerime kilitlendi. Onun için çok endişelenmiştim. Gözlerinin içine baktığımda yorgun olduğunu gördüm. Ama o an hiçbir şey düşünmeden koşarak kendimi ona sarılırken buldum. Kollarım boynuna dolandı, yüzümü göğsüne gömdüm. Onun da tek ihtiyacı buymuş gibi kollarını belimde hissettim. Beni kendine çekti, sımsıkı sardı. Parmak uçları tenimde gezindi, belimin üzerinde yavaş hareketlerle dolaşmaya başladı. Yüzüm hâlâ göğsüne gömülüydü. Kalp atışlarını duyuyordum. Hızlı ve güçlüydü. Bir süre sarıldık. Uzun bir süre. Ellerimi boynundan geri çektiğimde endişeli bir şekilde ona baktım. Yüzünü avuçladım. Avuçlarımın içi sıcaktı ama onun teni daha da sıcaktı. "İyi misin?" diye sordum yumuşak sesimle. Sesim odanın sessizliğinde neredeyse fısıltı gibi çıktı. Başını salladı. "İyiyim," dedi. Yüzünü ellerime yasladı. Avuç içime baktı. Sanki söylemek istediği çok şey vardı am…