1. Bölüm
Yazar: Nergiz

GEÇMİŞ ZAMAN İLAHİ BAKIŞ AÇISI İlkbahar, gelişini saklamayı beceremeyen bir misafir gibiydi; tomurcuklanan dallar, açan çiçekler her şeyi ele veriyordu. Başta papatyalar olmak üzere doğa, renk renk bir uyanışa bürünmüş, her köşe ayrı bir canlılıkla nefes alıyordu. Çiçeklerin kokusu öyle derindi ki, insan bir kez içine çekince yetinemez, dönüp bir daha solumak isterdi. Güneş gökyüzünde tüm cömertliğiyle parlıyor, temiz hava ise insanın içine işleyip ona tarifsiz bir enerji veriyordu. Hayatın akışı içinde birbirine tutunmaya çalışan iki genç, bir ağacın gövdesine sığınmıştı. Biri sırtını sert kabuğa dayamış, sessizliğin içine gömülmüş; diğeri ise başını sevdiği adamın dizlerine bırakmış, çimlere doğru uzanan huzurlu bir teslimiyetin içinde kaybolmuştu. Zaman, onların etrafında yavaşlamış gibiydi; rüzgâr bile usulca esiyor, o anı bozmaya cesaret edemiyordu. "Asiye, bu ağacın ismi ne biliyor musun?" diye sordu, sevdiği kadının siyahlar içinde mis gibi kokan saçlarını okşarken. Felah Asiye düşünmeye başladı; normal bir ağaçtı işte. Ama yanlış cevap vermek istemediği için sustu. "Bilmiyorum," dedi Felah Asiye. Ağaç demeye dili varmıyordu. Alt tarafı bir ağaçtı işte. Ama Felah Asiye, sevdiği adamın sesinden duymak istiyordu. "Aşıklar Ağacı," dedi adam. Felah buna şaşırdı. Aşıklar Ağacı adında bir ağaç mı vardı? Bir yandan bu durumla ilgilenmeye çalışıyordu ama karşısındaki adama karşı o an umursamaz görünmek istedi. "Bana ne?" dedi. Sonuçta bir ağaç ismi onu ilgilendirmezdi, keza işine de yaramazdı. Felah aslında böyle şeylerle ilgilenirdi ama o an umursamaz davranmak istedi. Belki de bu tavır işine yarayacaktı. "Bu ağacın gölgesinde oturan insanlar birbirine âşık olurmuş," dedi adam. Felah, sevdiği adamın dizlerinde uzanırken, bir karış uzağında duran bir papatyaya uzandı. Eflah'a karşı ise sadece omuz silkmekle yetindi. Felah, bu sözlerin bir kitaba ait olduğunu biliyordu. Şayet o kitabı Eflah da okumasaydı, Felah onun başının etini yerdi. Çalıkuşu kitabı... "Bize ne?" dedi Felah. Eflah görmedi ama gülümsedi. Eflah, Felah'ın Çalıkuşu kitabındaki en sevdiği kısmı unutmamıştı. Eflah, Felah hakkındaki hiçbir bilgiyi unutmazdı. "Ama sen şu an benim dizlerimde uzanıyorsun. Bunu oturmuş say," dedi adam. İçinden, "Acaba Felah bu kısmı unuttu mu?" diye geçirdi. Biliyordu, unutmazdı ama bir an o bile kandı. "Sana ne?" dedi kız. Koparmaya kıyamadığı ama sonunda dayanamayıp kopardığı papatyanın taç yapraklarına dokundu. Birazdan seviyor, sevmiyor yapacaktı. Hep yaptığı gibi... "Ama benlesin," dedi adam. Cümleyi ilk kez kendi içinde değiştirmişti. Felah hatırlasın diye küçük bir oyun yapmıştı. Eflah, Felah'ın saçlarını okşamaya devam ederken Felah derin ve temiz havayı içine çekti. Eflah ile hep buraya gelirlerdi. Başka yere gidemezlerdi. Eğer babası ikisini yakalarsa çıldırırdı. Ahmet, kızını kıskanıyordu; onu sadece kendisinin koruyabileceğini sanıyordu. Ama bir gün kızının evleneceğini biliyordu. "Kime ne?" dedi Felah. Eflah tam istediği yere gelebilmişti. Felah'ın hatırlayıp hatırlamayacağı buradan belli olacaktı. Felah, bir anda Eflah'ın dizlerinde olan başını hızla kaldırdı. "Ne?!" diye adeta bağırıp ayağa kalktı. Birbirlerine gülümsediler. Ama en çok Eflah gülümsedi. "Bittin kızım sen. Bana âşık olacaksın," dedi ve o da ayağa kalktı. Âşık olacaksın kelimesi bile içinde çeşitli duygular barındırıyordu. Birbirlerini seviyorlardı. Onlar, kendi hâllerinde tatlı bir çiftti. Felah, işaret parmağını Eflah'a doğru salladı, tehdit eder gibi. "Hiç de bile!" dedi; resmen bağırmamak için kendini zor tutuyordu. Eflah hemen ağacın arkasına saklanmaya başladı. Felah'ın sonraki hamlesini biliyordu çünkü. "Taş yok mu? Taş," dedi ve kız yerden taş aramaya başladı. Aramıyordu aslında, arıyormuş gibi yapıyordu. Eflah ağacın arkasından hafifçe başını uzattı. Felah'ın bu hâlini görünce dayanamayarak güldü. Kendilerini o ana fazlasıyla kaptırmışlardı. Eflah'ın güldüğünü gören Felah da gülmeye başladı. Bu durum bir alışkanlık hâline gelmişti. Biri güldü mü, d…