13. Bölüm
Yazar: Nergiz

Felah Asiye Bozok Saçlarımda hissettiğim o yumuşacık, o belli belirsiz, o beni uykunun en derin kuyusundan usulca çekip çıkaran dokunuşlar yüzünden olduğum yerde kıpırdandım. Yüzümü yastık sandığım şeye biraz daha gömdüm; ama yastık değildi bu. Burnuma dolan o tanıdık, o baş döndürücü, o saatlerce soluyabileceğim deniz kokusu karşıladı beni. Ellerim, refleksle o tene daha sıkı sarıldı; parmaklarım kumaşı kavradı, avucumun altında sıcak ve sağlam bir bedenin varlığını hissettim. Saçlarımdaki o beni daha da mayıştıran, adeta yeniden uykuya dalmamı isteyen dokunuşlar devam etti. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı; huzurla karışık o hafif sitemle yüzümü daha da o tene gömdüm, sanki oradan hiç ayrılmak istemiyormuşum gibi... Hafif erkeksi, gırtlaktan gelen, sıcacık bir gülüş sesiyle gözlerimi açmak zorunda kaldım. Bu ses kimin olabilirdi ki? Uykulu halde yüzümü kaldırdığımda, sevdiğim adamı gördüm. Yüzündeki gülümseme hâlâ aynı şekilde devam ediyordu; gözlerinin kenarında o çok sevdiğim ince çizgiler, dudaklarının kıvrımında bütün bir sabahın tazeliği... Daha mayışamadığım, uykunun o tatlı mahmurluğundan henüz sıyrılamadığım halde ona öylece tıp tıp bakmak, gülümsemesinin daha da büyümesine neden oldu. Daha dur be adam, yeni uyandık! Kalbimi yerinden oynattın! Kendimi yatağa sırtüstü atarken, ellerimin tersini ağzıma bastırarak derin bir esneme koyuverdim. Gözlerim sulandı, bedenim gerindi; uykunun o ağır perdesi hâlâ üzerimdeydi. Eflah'a doğru döndüm; başımı yastığa yaslayıp ona baktım. "Günaydın," dedim, sesimi neşeli çıkarmaya çalışarak. Ama daha kendime gelememiştim; sesim mahmur, bakışlarım buğuluydu. Eflah, yatakta bana doğru dönüp eğildi. Yüzü yüzüme yaklaştı; o yeşil gözler, uykulu halimi seyrederken içleri eriyor gibiydi. Dudakları şakaklarımı buldu ve sert, tok, sahiplenici bir öpücük kondurdu oraya. "Oh!" dedi, memnuniyetle. Sonra ekledi, sesi hâlâ gülümsüyordu: "Günüm yeni aydı." O gülünce, sanki benim de günüm yeni aydı. İçime dolan o tarifsiz sıcaklık, uykunun mahmurluğunu bir anda silip atmıştı. Keşke o olay olmasaydı da biz bu durumda olmasaydık, diye geçirdim içimden. Keşke her şey yolunda gitseydi, keşke o düğün günü hiç yaşanmasaydı... Ama şimdi, daha yeni uyanmışken, bu düşünceleri aklıma getirmeyecektim. Onları bir kenara kaldıracak, sadece bu anın tadını çıkaracaktım. "Ne zamandır uyanıksın?" diye sordum, başımı hafifçe yana eğip onu süzerek. "İki saat var ya da yok," dedi, ağzının içinde geveleyerek. Elini saçlarına götürüp geriye itti; o basit hareketi bile kalbimi hızlandırmaya yetti. "İki saattir ne yapıyorsun?" dedim, şaşkınlığımı gizleyemeden. "Seni izliyorum," dedi, umursamaz bir sesle. Sanki dünyanın en doğal, en sıradan şeyini söylermiş gibi... Yüzümüz birbirine bu kadar yakınken, mavilerim onun yeşillerine takılı kaldı. Bana bu kadar mı aşıktı? Gözleriyle bile aşkını anlatıyordu; kelimelere ihtiyaç duymadan, sessizce, derinden... O bakışlar, içime işleyen bir şiir gibiydi. "Beni izliyorsun?" dedim, sorarcasına. Sesim, inanmazlıkla karışık bir yumuşaklık taşıyordu. O da yorgundu; gözlerinin altında hâlâ hafif gölgeler vardı. Ama uyumak yerine, şansını beni izlemekten yana kullanmıştı. Kalbim küt küt atıyordu; işte bu yüzden böyle saçmalıyordum. Onun yanında aklım başımdan gidiyor, kelimelerim birbirine dolanıyordu. "Asiye, sana bin kere anlattım," dedi ve saçlarımı usulca kulaklarımın arkasına sıkıştırdı. Parmak uçları şakaklarıma değdi, o basit dokunuşla bile bütün vücudumu titretti. O an, nefes almayı unuttum. Gereksiz derecede yakındık; aramızda bir nefeslik mesafe bile yoktu. "Sen bir saat benden uzak kal, ben sanki bir sene geçmiş gibi hissediyorum," dedi, sesi bana âşık olan adamın sesiydi; yumuşak, titrek ve bir o kadar da sağlam... "Abartma," dedim, dudaklarımda ince bir gülümsemeyle. Abarttığını düşünüyordum; çünkü bir insan, bir başkasını nasıl bir saat görmeyince bir yıl görmemiş gibi hissedebilirdi ki? Ama belki de Eflah gerçekten bana deliydi. Ve ben, bunu on yıl sonra değil de, yeni yeni an…