12. Bölüm
Yazar: Nergiz

İlahi Bakış Açısı Sabah olmuştu. Güneşin ilk ışıkları, Mardin'in taş evlerinin üzerine altın rengi bir örtü gibi serilirken, Ahmet Ağa uykudan uyanmış ve üzerini değiştirmişti. Gömleğinin düğmelerini özenle iliklerken, aynadaki yansımasına şöyle bir göz attı. Yaşlanmıştı. Gözlerinin kenarındaki çizgiler derinleşmiş, sakallarına beyazlar düşmüştü. Ama hâlâ dimdikti; omuzları geniş, bakışları keskindi. Bileğine saatini takarken, gözleri saatten önce, bileğindeki o incecik siyah ipe takılı kaldı. Felah takmıştı bunu ona. Küçükken; henüz okuma yazmayı yeni öğrendiği, dünyanın kötülüklerinden habersiz olduğu o masum yaşlarda... "Baba, bu seni korusun," demişti, minicik parmaklarıyla bileğine düğümlerken. Ahmet Ağa o günden beri hiç çıkarmamıştı ipi. Ne duş alırken ne uyurken ne de en kanlı kavgaların ortasında... Rahatsız değildi. Bilakis, o ip ona kızının varlığını, nefesini, kalbini hatırlatıyordu. Şimdi bile, aynaya bakarken, parmağını usulca ipin üzerinde gezdirdi; dokusu incelmiş, rengi solmuştu, ama taşıdığı anlam hâlâ ilk günkü kadar güçlüydü. Kızına olanlar onu mahvediyordu. Düğünün ertelenmesi, Eflah'ın Feride ile arasındaki o rezalet, Felah'ın gözlerindeki o sönmüş ışık... Her biri, Ahmet Ağa'nın yüreğine saplanan birer hançerdi. Eflah'ın, o gece herkesin içinde Feride'yi kabul edişini görmüştü; ama asıl gördüğü şey, Eflah'ın kızarmış gözleriydi. Ağlamıştı. Peki ama kimin için? Feride'ye kavuştuğu için döktüğü mutluluk gözyaşları mıydı onlar, yoksa Felah'la olan düğünün bozulduğu için döktüğü pişmanlık gözyaşları mı? Ahmet Ağa bu soruyu günlerdir kendine soruyor, bir türlü cevap bulamıyordu. Ağrıyan şakaklarını parmaklarıyla ovaladı; başparmağı ve işaret parmağıyla şakaklarına bastırıp dairesel hareketlerle ovuşturdu. Artık yaşlanmıştı; eskisi kadar güçlü değildi, bedeni ona eskisi gibi hizmet etmiyordu. Ama kızı için yapamayacağı bir şey yoktu. Gerekirse dünyayı yakardı, gerekirse kendi canını verirdi. Bugün divan toplantısı vardı. Aşiretin bütün ileri gelenleri toplanacak, yeni liderler belirlenecek, hesaplar görülecekti. Kızını uyandırması gerekiyordu. Ama içinden bir ses, onu uyandırmak istemiyordu. Kızının aşiretin hanım ağası olmasını hiçbir zaman istememişti. Tek istediği, Felah'ın mutlu bir hayat yaşamasıydı; sevdiği adamla evlenmesi, çocuklarını kucağına alması, huzur içinde gülümsemesi... Ama kader, Felah'a gülmüyordu. Tam tersi, acıtıyordu. Hem de en kırılgan yerinden, en derininden... Eşi Ayşe'ye baktı. Hâlâ uyuyordu; yüzünde o tanıdık, o huzurlu, o her sabah uyandığında görmek için şükrettiği ifadeyle... Ahmet Ağa, belki de bu hayata yeniden gelmek istese, kesinlikle karısı için gelirdi. Ayşe'si için... Onun bir gülüşü, bütün yorgunluğunu alır; bir dokunuşu, dünyanın bütün yükünü omuzlarından indirirdi. Ailesini çok seven bir adamdı; mutlu bir ailesi vardı ve buna şükretmediği tek bir gün bile yoktu. Ayşe, Felah ve Hasret... Daha ne isterdi ki? İnsanların imrendiği, parmakla gösterdiği bir hayatı vardı. Ve bu hayatı korumaya, yaşadığı süre boyunca, son nefesine kadar devam edecekti. Odasından çıkıp Felah'ın odasına doğru yöneldi. Koridorun taş duvarları, sabahın serinliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. Adımları ağır, düşünceleri daha da ağırdı. Ona verilen uyku ilacının farkında değildi. Ayşe'nin geç uyanacak olmasının nedeni de buydu. İlaç, vücuttaki etkiye göre uyanma süresini etkiliyor, herkesi derin bir uykunun kollarında tutuyordu. Ve Leyla, yaptığı şey için zerre kadar pişman değildi. Ahmet Ağa odasından çıkıp kızının odasına doğru yöneldi. Adımları, koridorun taş zemininde tok ve ağır bir sesle yankılanıyordu. Elini kapı koluna götürdü; soğuk demiri kavradığı an, içinde bir türlü adlandıramadığı, tarif edemediği bir his belirdi. Ne olduğunu bilmiyordu; ama kalbinin üzerine görünmez bir ağırlık çökmüştü sanki. Kapıyı açtı ve içeri girdi. Gözleri doğrudan yatağa gitti. Yatakta tek başına, cenin pozisyonunda kıvrılmış, ince pikenin altında huzurla uyuyan Nergis'i gördü. Felah yoktu. Kalbine bağlanan görünmez…