10. Bölüm
Yazar: Nergiz

Felah Asiye Bozok Başımı zonklayan ağrı yüzünden gözlerimi aralamak zorunda kaldım. Şakaklarımda davul çalan o keskin sızı, kirpiklerimi aralamamı bile bir işkenceye dönüştürüyordu. Zihnim, kalın bir sis tabakasının ardından yavaş yavaş sıyrılmaya çalışırken, en son neyi hatırladığımı yokladım. Leyla'nın verdiği limonata... bardağın kenarındaki ince limon dilimi... buzdan gelen o hafif çınlama... Evet, onu içmiş ve Nergis'in yanına uzanıp uyumuştum. Sadece bunu hatırlıyordum. Gerisi karanlık, dipsiz bir kuyu gibiydi. Gözlerimi kırpıştırırken, refleksle elimi yatağın diğer tarafına attım. Avucum boşluğa düştü; çarşaf soğuktu, Nergis'in bedeninin sıcaklığı çoktan silinmişti. Yoktu. Hazar onu uyandırmış olabilirdi; sonuçta artık onunla Hazar ilgilenecekti, Nergis onun karısı olacaktı. Bu düşünce, zihnimin bir köşesinde mantıklı bir açıklama olarak duruyordu. Bugün divan toplantısı vardı. Hemen kalkıp hazırlanmam gerekiyordu; o koca masada, o ağır bakışların altında, babamın koltuğuna oturacaktım. Bu düşünceyle yataktan doğrulmaya çalıştım. Gözlerim artık tam aralanırken, tavana baktım. Ve donup kaldım. Tavan, bildiğim tavan değildi. Beton değildi, alçı değildi, o kristal avizenin asılı olduğu yüksek tavan değildi. Ahşaptı. Koyu kahverengi, eski ama sağlam, üzerinde zamanın izlerini taşıyan kalın kirişler... Kaşlarımı çatarken, başımı yavaşça yana çevirdim. Duvar da ahşaptı. Odanın her köşesi, her birleşim yeri, cilalanmış kerestelerle örülmüştü. Pencereden süzülen soluk sabah ışığı, ahşabın damarlarında dans ediyor, odunun o tanıdık, sıcak kokusunu burnuma taşıyordu. Zihnim yeni yeni açılırken, göz bebeklerim dehşetle irileşti. Kalbim göğsümde bir kuş gibi çırpmaya başladı. Bu oda benim odam değildi. Bu ev benim evim değildi. Ve o limonatanın tadındaki o hafif acımsılık... Lan, yoksa! Yoksa! Hemen yataktan fırlayıp çıplak ayaklarımı soğuk ahşap zemine bastım. Gözlerim, yabancı bir odanın her köşesini tarıyor, her ayrıntıyı zihnime kazımaya çalışıyordu. Hayır, burası kesinlikle benim odam değildi; o kısmı halletmiştim. Ama asıl soru şuydu: Burası neresiydi? Mardin'de evler genellikle taştan yapılırdı; sarı kalker taşının o sıcak dokusu, oymaları, kemerleri... Oysa burası baştan aşağı ahşaptı. Cilalanmış kerestelerin kokusu, odanın havasına sinmiş; duvarlar, tavan, zemin... her şey ağaçtandı. Hafifçe yutkunurken bakışlarım kapıya takıldı; kapı da ahşaptı, üzerinde basit bir demir kilit vardı. Yoksa kaçırılmış mıydım? Naneyi yedim! Tamam, okuduğum kitaplar dolayısıyla böyle bir senaryoya belki bir parça heyecan duyabilirdim; wattpad'deki o bölümler, o kaçırılma sahneleri, o imkânsız aşklar... hepsi kurguydu. Ama şu an yaşadığım şey, gerçek hayattı. Ve gerçek hayatta, beni kimin kaçırdığını, bana ne yapacağını, buradan sağ çıkıp çıkamayacağımı bilemezdim. Kalbim deli gibi atıyor, avuçlarım terliyordu. Buradan kaçmanın bir yolunu bulmalıydım. Ama nasıl? Pencere var mıydı? Kapı kilitli miydi? Aşağıda biri var mıydı? O sırada gözlerim üstüme takıldı ve daha beter bir şok dalgasıyla sarsıldım. Nefesim boğazıma düğümlendi. Üstümde dün gece giydiğim o pudra rengi pijama takımı yoktu. Onun yerine, üzerimde sarı çiçekli, incecik kumaştan, dizlerimin altına kadar uzanan güzel mi güzel bir elbise vardı. Kumaşın tenime değdiği yerde hafif bir ürperti hissettim; elbise narin, özenle seçilmiş, sanki benim için özel olarak dikilmiş gibiydi. Umarım beni bir erkek giydirmemiştir, diye geçirdim içimden; bu düşünce mideme bir yumruk gibi oturdu. Ama elbise güzeldi, inkâr edemezdim. Sarı elbiseleri severdim; her zaman içimi açar, yüzüme bir güneş gibi doğardı. Şu an bile, bu korkunç bilinmezliğin içinde, o sarı çiçekler bana tuhaf bir cesaret veriyordu. Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. Paniğe yer yoktu. Önce bir pencere bulacak, sonra buradan nasıl kaçabileceğimi hesaplayacaktım. Tam adımımı kapıya doğru atacaktım ki, dışarıdan gelen bir sesle olduğum yere çakıldım. Dalgalar... Kayalıklara vuran dalgaların o derin, o ritmik uğultusu.…