9. Bölüm
Yazar: Nergiz

Felah Asiye Bozok Kızlarla Uyumsuz filmini izlerken bayağı bir eğlenmiştik. Yatağın üzerine yayılmış, yastıklara gömülmüş, battaniyeleri üzerimize çekiştirmiş; patlamış mısır kasesini aramızda elden ele dolaştırırken, Theo James'in ekranda belirdiği her sahnede Nergis'in derin bir iç çekişle "Allah'ım" deyişini sayıklamıştık. Günler sonra, ruhumuzu dinlendirmek için iyi bir aktivite olmuştu. Filmin yarısında annem ve Hasret sonunda gelebilmişti; annem kapıda belirdiğinde yüzünde öyle tatlı bir yorgunluk vardı ki, gözlerinin altındaki hafif gölgeler bile onu daha şefkatli gösteriyordu. Özellikle Nergis'in yanına gelip durmuş, o yaşlı ama hâlâ güçlü ellerini kızın saçlarına daldırıp usul usul okşamış, sonra da "Ben dinlenmeye gidiyorum, siz eğlenin," diyerek odasına çekilmişti. Çok yorulmuştu, biliyordum. Hasret ise hemen bize katılmış, üzerini değiştirip pijamalarını giymiş, "Beni beklemeden niye başlattınız?" diye söylene söylene aramıza kurulmuştu. Tabii ki o eksik olmazdı hiçbir konuda. "Hadi bakalım, doğruluk cesaretlik oynayalım," dedi Hasret, filmin jeneriği akarken. Ellerini birbirine vurup yatağın üzerinde bağdaş kurdu; gözlerinde her zamanki o muzip ışıltı, dudaklarında davetkâr bir gülümsemeyle bize baktı. "Bence de oynayalım," dedi Leyla da Hasret'e destek çıkarak. Sırtını yatağın başlığına yaslamış, bacaklarını uzatmış, çoktan oyun havasına girmişti bile. Dördümüz de kız gecemiz için en rahat pijama takımlarımızı giymiştik; ben yumuşacık, pudra rengi takımımı, Leyla çiçek desenli ketenini, Hasret gök mavisi ipeklisini, Nergis ise özenle seçilmiş dantel detaylı beyazını... Leyla ailesinden izin alarak burada kalacağını söylemişti; Nergis ise Hazar'la evlenene kadar zaten bizde kalacaktı. Nergis filmi izlerken iki de bir Theo James'ten bahsediyordu; dikkatinin filmden çok sevdiği ünlüde olduğunu filmin ilerleyen saatlerinde fark etmiştim. Theo James'e karşı ayrı bir ilgisi vardı; gözleri ekranda onu her gördüğünde parlıyor, dudakları istemsizce kıvrılıyor, o an bütün yaralarını unutmuş küçük bir kız çocuğuna dönüşüyordu. "Ben şişe getireceğim, bekleyin," deyip yataktan kalktım. Çıplak ayaklarım ahşap zemine değdiğinde gelen o serinlik, bir an için de olsa içimdeki yangını unutturdu. Odadan çıkıp merdivenlere yöneldim. Zihnim hâlâ yarın olacak olan divan toplantısındaydı. Basamakları inerken, her adımda bir düşünce daha ekleniyordu kafamın içindeki uğultuya. Zihnim bir türlü susmuyordu; işleyen bir değirmen gibi, durmaksızın öğütüyordu her şeyi. Beynim ise zihnime bir türlü sözünü geçiremiyordu; o, kontrolden çıkmış bir at gibi koşuyor, beni peşinden sürüklüyordu. Sürekli olarak bir şeyler düşünüyor, her ihtimale yorum yapıyor, belli bir seviyeden sonra sanki zihnim beni tamamen ele geçiriyordu. Bu, korkunç bir durumdu benim için; kendi kafamın içinde esir olmak... İçimde bir his vardı. Tarifsiz, kökleri derinlerde, ne zaman ortaya çıktığını bilmediğim ama varlığını hep hissettiğim bir his... Bir şey olacaktı. Altıncı hislerim her zaman kuvvetliydi; annem buna "sezgi" derdi, babamsa "Bozok kanı" diyerek gururlanırdı. Ama bu kez hissettiğim şey, ne basit bir sezgi ne de sıradan bir önseziydi. Bu, ufukta beliren bir fırtınanın daha şimdiden rüzgârını hissettirmesi gibiydi. Ve olacak şey, beni tamamen değiştirecek, belli bir yol çizmeme neden olacaktı. Bu ya iyi ya da kötü olacaktı; ama kayıtsız kalmayacaktı. Beni olduğum kişiden alıp başka birine dönüştürecekti. Mutfağa girdiğimde, loş ışık mermer tezgâhın üzerinde soluk bir yansıma oluşturuyordu. Buzdolabının kapağını açtım; içeriden yüzüme çarpan o soğuk hava, bir an için düşüncelerimi dondurdu. Rafları şöyle bir taradıktan sonra bir soda şişesi çıkardım; yeşil cam, avucumun içinde serin ve kaygandı. Şişenin kapağını, tezgâhın kenarına monte edilmiş kapak açıcıya takıp bileğimin tek bir sert hareketiyle çevirdim. Basınçla birlikte çıkan o tanıdık "pıssst" sesi, mutfağın sessizliğini yardı; köpüren sıvıyı dolaptan çıkardığım bardağa dikkatle boşalttım. Bardağın içinde…