8. Bölüm
Yazar: Nergiz

Felah Asiye Bozok Eflah'la ahırda geçen o konuşmanın ardından eve geldiğimde, üzerime çöken ağırlığı atamıyordum. Gözlerimin önünde hâlâ onun "Tamam" deyip arkasını dönüşü, gidişi, yok oluşu... Bütün bunlar zihnimde bir film şeridi gibi dönüp duruyordu. Kendimi oyalayacak, bu düşüncelerden kaçıp sığınabileceğim bir liman arıyordum. Telefonu elime alıp Leyla'yı aradım. Çünkü evde canım sıkılıyordu, dört duvar üzerime üzerime geliyordu ve birazdan annemle Hasret de gelecekti. Sevdiğim bir fantastik filmi izleyecektik. Hasret gelince kız gecesine dönerdi ortalık; üç kadın, battaniyeler, mısır patlakları ve bolca kahkaha... Çünkü son günlerde hepimizin, ama en çok da benim, biraz sakinleşmeye, biraz nefes almaya ihtiyacı vardı. Kapının çalınmasıyla birlikte yerimden fırlayıp kalktım. Ahşap zeminde çıplak ayaklarım hızla ilerlerken, içimde küçük de olsa bir heyecan kıpırdanıyordu. Kapıyı açtığımda Leyla'yı karşımda gördüm; üzerinde yumuşacık, krem rengi bir kazak, saçları hafif dağınık, yüzünde o sıcacık gülümsemesiyle... Hiç düşünmeden kollarımı ona doladım. Leyla da aynı anda bana sarıldı; iki kolunu sıkıca belime dolayıp başını omzuma yasladı. Onun sarılması, sıcak bir battaniyenin içine gömülmek gibiydi. Birine sarılmak iyi gelmişti; çünkü artık tek sarılmayı isteyeceğim kişi, bana bir o kadar da uzaktı. O düşünce, bir anlığına gözlerimi buğulandırsa da, kendimi çabuk toparladım. "Hoş geldin," dedim, Leyla'dan ayrılıp ceketini alırken. Ceketi askılığa özenle astım, yakasını düzelttim; ellerim bir şeylerle meşgul olsun, zihnim dağılsın istiyordum. "Hoş bulduk. Ayşe Teyze ve Hasret geldi mi?" Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Yarım saat sonra ancak gelirlerdi. Annemin işleri vardı; Hasret de ona yardıma gitmişti. Eğer işleri erken biterse, belki biraz daha erken gelme ihtimalleri olabilirdi. Ama şimdilik ikimiz baş başaydık. "Birazdan gelirler. Biz de film öncesi hazırlık yapalım," dedim, sesimi olabildiğince neşeli çıkarmaya çalışarak. Ama zordu. Ahırda Eflah'la geçen o konuşma, onun gözlerindeki sönüş, benim "Hayır" deyişim, ardından gelen o korkunç sessizlik... Aklıma her geldiğinde, yüzüm istemsizce düşüyor, omuzlarım çöküyor, sesimdeki neşe bir anlığına tökezliyordu. Leyla'nın bunu fark edip etmediğini bilmiyordum; ama fark ettiyse bile, şimdilik bir şey sormama nezaketini gösteriyordu. Mutfağa adımımızı attığımız anda, sıcacık bir ekmek kokusu burnuma doldu. Tezgâhın üzerinde buharı tüten bir çorba tenceresi, kenarda yeni yıkanmış yeşillikler ve ahşap kesme tahtasının üzerinde yarım kalmış bir soğan... Aşçı abla tam da o soğanı doğrarken bizi fark edip başını kaldırdı. Otuzlu yaşlarının sonlarında, yuvarlacık yüzlü, yanakları pembe pembe, gözlerinin kenarında hep bir gülümseme saklayan tatlı bir kadındı. Bize bakıp içten, neredeyse anaç bir gülümseme sundu; elleri önlüğüne gidip kurulanırken, "Bir ihtiyacınız mı vardı?" diye sordu. Sesi de kendisi gibiydi; yumuşak, sıcak, insanın içini ısıtan... Şunu da itiraf etmek gerekirdi ki, yaptığı yemekler efsaneydi; her kaşıkta insanın ruhuna işleyen o tarifsiz lezzet, onun ellerinden çıkıyordu. "Bugünlük mutfağı biz alabilir miyiz?" diye sordum, tezgâha doğru bir adım atarken. Biraz kafa dağıtmak için birebirdi; ellerim hamurla, baharatla, tencerelerle meşgul olursa, zihnim belki biraz susardı. Yoksa aşçıya söyler, her şeyi hazırlatırdım; ama bugün, mutfakta kendim oyalanmaya ihtiyacım vardı. "Tabii ki," dedi, beni kırmamaya çalışan o özenli ses tonuyla. Leyla ile birlikte tezgâha doğru yönelmiştik ki, kadın tam kapıdan çıkacakken duraksadı. Ellerini önlüğünün ceplerine sokup çıkardı; belli ki bir şey söylemek istiyor ama nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. "Şey... Felah Hanım?" "Evet?" dedim, kaşlarımı merakla havalandırarak. Yüzüme bakıp bakıp kaçırıyordu gözlerini. "Bugünlük izinli olabilir miyim? Biraz önce acil bir işim çıktı da..." Sesi mahcup, neredeyse fısıltıya yakındı; sanki bu ricasıyla beni zor durumda bırakacağını düşünüyordu. Ellerini önünde kavuşturup parmaklar…