28. Bölüm - Ev
Yazar: 🍷

Bölüm görselleri

Ev neydi gerçekten? Sıcak bir yuva mıydı? Yoksa dört duvar ve bir çatıdan ibaret soğuk bir yapı mı? Ya da annemizin o şefkat dolu kollarının arası mıydı asıl evimiz? Bunu bana eskiden sormuş olsaydınız, hiç tereddüt etmeden "Sıcak bir yuva," derdim. Sonraları ise ev, benim için sadece dört duvarı ve çatısı olan soğuk bir moloz yığınından ibaret kaldı. Soğuktu... Bir evin hissettirmesi gereken o güvenli sıcaklıktan tamamen uzaktı. Nefret akıyordu adeta duvarlarından; her bir odasında ayrı bir acının, ayrı bir yıkımın kalıntıları saklıydı. Oradaki ev sır tutamıyordu; gürültülüydü... Zihnimin içindeki o dinmek bilmeyen karmaşadan bile daha sesliydi. Ama sonra O geldi... Kaybettiğimi sandığım ev sıcaklığını, kollarının arasında yeniden var etti bana. Bana her sarıldığında bir kez olsun üşümedim. İlk kez kalbim, onun varlığıyla birlikte gerçekten ısındı. Anladım ki ev; sadece bir mekân değil, sevdiğinin yanındaki o tarif edilmez histi. Gözle göremediğin ama ruhunla bağlandığın o kopmaz bağdı. Ben hissettim o evi... Ta göğsümün en derininde, kalbimin her bir odasına yayılan o şefkat dolu sıcaklıkta hissettim. Hayatımda ilk kez bir ateş; beni yakıp küle çevirmek için değil, içimi, buz tutmuş ruhumu ısıtmak için yanıyordu. *** (10 gün sonra...) Şu an hastane odasında tatlı bir telaş vardı. Ben oturduğum yatağımdan onları izliyordum. Boray elindeki çantamla başucumda beklerken, Kader unuttuğumuz bir şeyler var mı diye dolapları son kez kontrol ediyordu. Cengiz ise, benim yürüyüp yorulmamam adına arabayı tam kapıya getirmek için otoparka inmişti. Setrat yoktu. Çünkü Leman’ın bu şehirde, bu hayatta tutunacak kimsesi yoktu. Boray’ın Leman’dan haberi de yoktu zaten. Bu yüzden Setrat onu beş gün öncesinden taburcu etmişti çoktan. Cengiz ile benim kaldığım ev ise ben gelince güvenli olmayacağından, Leman'ı kısa süreliğine kendi evine götürmüştü. Kendimi Leman’a karşı hâlâ borçlu hissediyordum. Dolaylı yoldan bile olsa, benim yüzümden vurulmuştu. Neyse ki şu an iyiydi. Birkaç kere geceleri, Boray hastaneden gittiği zamanlarda gizlice onun yanına gitmiştim. Özür dileyip beni affetmesini söylemiştim. "Ben istediğim için oldu olanlar. Senin hiç suçun yok, kendini böyle hissetme," demişti ama yine de insan vicdanının o fısıltısını susturamıyordu bir yerden sonra. Daldığım düşüncelerden Boray’ın sesiyle sıyrıldım. "Gazel’im, ilaçlarını aldın değil mi sabah? Pırıl yapıştı bırakmadı, geç kaldım kahvaltına..." Gözlerine bakarken başımı hafifçe salladım. "Aldım ilaçlarımı, merak etme sen." O bana gülümseyerek bakmaya devam ederken, Kader’in çalan telefonu odadaki atmosferi böldü. "Geldin mi canım?" diyerek konuşmaya başladı ve adımlarıyla koridora doğru ilerledi. Cengiz ile Kader’in bu güzel ilişkisine her şahit olduğumda, o kadar yaraya ve geçmişin izlerine rağmen birbirlerini bırakmak yerine daha sıkı kenetlenmelerine içten içe çok seviniyordum. Boray’ın elleri saçlarımın arasında yerini bulduğunda, anın bana verdiği o derin huzurla gözlerimi yumdum. Saçlarımı usul usul, incitmekten korkar gibi okşadı. O, saçlarımın her bir telini sevdiğinde benim baştan aşağı her hücrem titriyordu adeta. Bu sefer kendimi kaçırmadım, geriye çekilmedim ya da hislerimden kaçmaya çalışmadım. Kendimi ona teslim etmek istiyordum. Ona güvenmeyi, sevmeyi ve göğsümde filizlenen bu sevgiyi korkusuzca yaşamayı denemek istiyordum... Benim de ilk defa bile olsa, mutlu olmaya bir hakkım olmasını istiyordum. Yaklaşan ayak sesleriyle yumduğum gözlerimi açtım. Kader, elindeki telefonu kot ceketinin cebine koyarak bize doğru geliyordu. "Hadi bakalım, gelmiş Cengiz. Aşağı iniyoruz." Boray elindeki çantam dışında masadaki ilaç poşetini de aldı. Kader dolabın yanındaki sırt çantamı yüklendi. Kapıya doğru ilerlerken Boray nazikçe koluma girdi ve kalkmama yardımcı oldu. "Canın acırsa söyle, olur mu?" dediğinde kısıkça güldüm. Odadan yavaş adımlarla çıkarken, "Endişelenme artık, bak iyiyim ben," dedim. Biz Boray’la uzun koridorda ağır ağır yürürken, Kader çoktan koridorun…