26. Bölüm - Elzem'im
Yazar: 🍷

Bölüm görselleri

Gönül severdi, en çok da imkansız olanı... Bu yüzden değil miydi zaten adı sevda? Kara sevda... Gönül çelinir, insan bir bakıştan bile vurulur. Akıl kârı mıdır unutmak sevdiğini? Ben ölsem unutamazdım. Onun o ahu bakışlarını, bana bakarken gözlerinde yeşeren tohumları; içimin şenliğini, gönlümün baharını... Gözleri var ya o gözleri... Kor alevlerden bile daha yangın gözleri. Her bakışında yakıyordu içimi, en çok da gönlüme bıraktığı sevdayı... Sessizliği evim, sessizliği huzurumdu. İnsan bir başkasının sessizliğine sığınır, ona "ev" der miydi? Derdi. Yanında tek o varsa, her seferinde o sessizlik sana ev de olurdu, yoldaş da. Ve o, benim her şeye değişmeyeceğim tek evimdi. Şimdi sen orada, ben burada... Ama ölsem de ayrılamam ben senden. Kimsenin gücü yetmez buna. Sen ne kadar uzağa gitsen de gönlün gönlüme denkse, kader yine döner dolaşır seni bana getirir. Ne demişler: Böyle bir kara sevda, kara toprakla biter. Boray'ın Ağzından: Cengiz ile Setrat kısa süreliğine evlerine gitmişlerdi. Setrat'ın omuzu cidden kötü durumdaydı; hem ona baktırmak hem de bir duş alıp kendilerine gelebilmek için hastaneden ayrılmak zorunda kalmışlardı. Giderken güvenliği sağlamak adına kendi adamlarından birkaçını koridorda bıraktılar. Benim yanıma ise sadece Kemal geldi. Ben ne olursa olsun buradan gidemez, Gazel'i bir saniye bile yalnız bırakamazdım. Onun başına bu sefer yeni bir şeyin daha gelmesini, ona zarar gelmesini bu bünye bir kez daha kaldıramazdı. "Abi, istersen sen de bir git," dedi Kemal, sessizliği bölerek. Sesi temkinli ve endişeliydi. "Üstün başın hep kan içinde... İs kokusu resmen işlemiş içine. Biz buradayız, nöbetteyiz hem." Söyledikleri bittiğinde, bakışlarımı yerdeki fayanslardan ayırmadan göz ucuyla Kemal'e baktım. Başımı yavaşça iki yana salladım. Saatlerdir yerdeki o fayansları izlemekten, koridorun bütün karelerini zihnime ezberlemiştim artık. "Söylemesi kolay, Kemal," dedim sesimdeki o derin yorgunlukla. "Böyle anlatamayacağım kadar korkunç bir acıyı dilerim bu hayatta kimse yaşamasın. İnan ki şu an üstümde kan varmış ya da her yerim is kokuyormuş, zerre umurumda dahi değil. Benim tek bir istediğim var; o da Gazel'i görmek. Beş dakika... Sadece beş dakika görsem yetecek bana." Kemal hak verircesine elini omzuma koydu. "Dediğin gibi abi, belki acını tam olarak anlayamam ama... Hiç olmazsa birini göndereyim eve. Sana temiz bir şeyler getirsinler, olur mu?" Bu sefer itiraz etmedim, başımı salladım. "Tamam, gönder birisini." Kemal adamlardan birine talimat vermek üzere ayağa kalktığında, elini hafifçe tutarak onu durdurdum. Gözlerinin içine baktım. "Evdekiler sorarsa... Sakın bir şey söyleme. Bilmesinler." Ne Mehtap’ı ne de Pırıl’ı bu namluların, bu kanlı hesaplaşmaların ortasına çekmek istemiyordum. Kemal beni anladığını belirtircesine başını salladı. Oturduğum sandalyeden yavaşça kalktım; cebimde duran, doktorun acilde yazdığı o reçeteyi çıkarıp ona uzattım. "Bunları da gelirken aldırır mısın? Kolum için," dedim sargılı kolumu işaret ederek. Elimden reçeteyi teslim alırken, "Tamam abi, sen hiç merak etme. Ben hepsini hemen hallederim," dedi. Bu sefer ben elimi onun omzuna koydum, minnet dolu bir nefes bıraktım. "Eyvallah... Sen de olmasan." Kemal, saygısından karşımda adeta küçülerek, mırıltı halinde bir "Estağfurullah abi," dedi ve adımlarını hızlandırıp koridordan uzaklaştı. Ben ise yoğun bakımın o soğuk, büyük dış kapısının önünde, hayatları bir içerideki odada pamuk ipliğine bağlı olan diğer bekleyen insanlarla birlikte, bir kez daha sandalyeme çöküp beklemeye başladım. Belki şu an söyleyeceklerim dışarıdan bakıldığında bencillik gibi görünecekti ama umarım doktor, Cengiz ve Setrat henüz hastaneye dönmeden Gazel’i ilk bana gösterirdi. İçimden çocukça bir umutla, sadece böyle olması için dua ediyordum. O sırada Cengizgillerin adamlarından biri, elindeki karton bardağı bana doğru uzattı. "Nasıl seversin bilemedik abi," dedi saygılı ama mesafeli bir sesle. "Burada daha epey bekleyecek gibi duruyorsun…