19. Bölüm-Ters Maskeler
Yazar: 🍷

Ölmek bir kere değildi. Eğer bir kere olsaydı, ben çoktan ölmüş olurdum. Çünkü ben bedenen değilse bile, ruhen bin kez öldüm desem yeridir. Bunu öğrendim ben. Ölürdün çok kez ama bir kere girerdin o toprağın altına. Bir kere atarlardı toprağı suratına. Söylesene anne? Üşütüyor mu soğuk toprak bedenini? Sevemedim toprağını, dikemedim çiçek. Saklayamadım toprağından biraz. Kokar mı senin gibi toprağında çiçek? Peki ya sen baba? Yine yapıyor musun orada da fedakarlık? Annemi sarıyor mu sıcak kolların? Üşütmesin annem, hemen üşür bilirsin. Seviyor musun hâlen beni, bunca yaptığıma rağmen? Özür dilerim baba. İstediğin kadar saf ve merhametli kalamadım. Oysa çocukken kandırılmak ne kolaydı, öyle değil mi? Severdim bir şeyi; kırılırsa, kötü olursa alırdınız aynısını. Peki ya ben sizi nasıl bulacağım, nasıl kavuşacağım size? Bir yangındı, yandı. Siz yandınız. Bir de ben yandım. O ateşin çıtırtısı hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Unutamıyorum o alevleri. İçimi yakıyor. Kor büyüyor ama karşımda değil, içimde. Gazel'im, Güzel kız kardeşim. Son kez öpemedim o güzel gözlerinden. Öremedim sarı saçlarını bir daha. Oynayamadım seninle ebelemece. Körebe... BİR HAFTA SONRA Gazel'in Ağzından: Sevmek tek bir söz ile olsaydı, "Ben çok sevildim," derdim ama o kadar kolay ve basit değildi. Keşke kolay olsaydı da çok sevilseydim. Elimde çevirdiğim yeni telefonuma bakıyordum. Boray’dan gelecek olan konumu da heyecanla bekliyordum. Bana telefonda zaman geçirmek için süper bir yerin konumunu atacağını söylemişti. Bu beni heyecanlandırmıştı aslında. Tabii Cengiz bana bir katliam dosyası verseydi onun mutluluğu ve heyecanı daha fazla olurdu ama neyse. Güzel zaman geçirmekten ziyade, artık oturmaktan sıkılmıştım. Cengiz zaten pek evde olmuyordu; yeni evin mobilyaları ve düzenlemeleriyle ilgileniyordu. Akşam olunca da beni zorla odadan çıkarıp yanlarında oturtuyorlardı. Artık Cengiz ile Setrat'ın bayatlamış esprilerinden gına gelmişti. Telefonun gelen bildirimle ekranı yanıp sönerken konuma tıkladım. Adres oldukça uzakta, ıssız bir yerdi. Hiç oraya ve civarına gittiğimi hatırlamıyordum. Arabam yoktu, motorum da öyle. Setrat'ın ya da Cengiz'in arabasını alacaktım çünkü benim arabam eski evin garajında kalmıştı. Oraya dönüp almak şu aşamada oldukça tehlikelidir. Odadan çıkmadan önce beyaz boy aynamdan son kez kendime baktım. Üstüme giydiğim mini saten elbisemin kırışmış kısımlarını, elimi aşağı doğru sürterek düzelttim. Hastanede kaldığım zaman biraz daha zayıflamıştım; bu yüzden elbise bedenime daha hoş oturmuştu. Ayağıma giydiğim hafif topuklu, ipleri bacaklarımı saran ayakkabı üstümü tamamlıyordu. Saçlarımı sıkıca toplamıştım. Kulaklarımdaki pırıltılı, salkım küpelerle işte şimdi tamamen hazırdım. Bacağımdaki sıyrıkları ve morlukları kapatıcıyla halletmiştim. Normalde nasılsam öyle duruyordum; sadece dudağıma sürdüğüm koyu kırmızı ruj biraz abartı ve bayağı iddialı gibi gelmişti. Dudaklarımı büzerek umursamadım. Odanın kapısını yavaşça açarak kendimi koridora attım. Setrat'ın evi oldukça boştu, buraya çok sık geldiğini bile düşünmüyordum. Hâlâ Setratlarda kalıyorduk. Kolumdaki sargıyı da kendim çıkarmıştım, bir şeyim yoktu artık. Sadece sargıyı bile kendi başıma çıkardığım için günlerce başımın etini yemişlerdi. Yürüyüşe bile ya Setrat ile ya da işi olmazsa Cengizle gidiyordum. Neden, beni mi kaçıracaklardı? En komiği de birkaç seferde Kemal gelmişti, onu da Boray göndermişti. Kemal yol boyunca artık beni derbeder etmişti. Yürürken sıkılmayayım diye müzik açmıştı ama keşke hiç açmasaydı, daha iyiydi. Yol boyunca konuşup konuşup Azer Bülbül dinletmişti bana. Elimden gelse kendimi kaldırımdan yola fırlatacaktım. Şimdi ise tek başıma dışarı çıkmak istediğimi nasıl karşılayacaklarını merak ediyordum. Sadece kafa dağıtıp gelecektim. Boray’ın telefondaki son cümlesi biraz düşündürse de gidecektim: "Kapının önüne geldiğinde beni ara." Bir oyun mu oynayacaktı, ne olacaktı hiç bir fikrim dahi yoktu. Kapıyı tekrar ardımdan kapatırken gürültü yapmak…