16. Bölüm-Gökyüzünün Yıldızları
Yazar: 🍷

Bir tablo. Hayır. Bir resim. Hayır. Neydik peki? Uzak yerlerde birbirini arayan bir çift miydik? Ya da yalnızlığı kucaklayan bir kadın, renklerin sahibi bir adam mı? Ya da hiçbir şeydik... Biz sulu boya fırçası gibiydik; fırça nereye savrulursa biz de orayı boyuyorduk. Ama bu resim güzel bir resim değildi... Sulu boyanın renklerinin hepsinin üstü siyaha boyanmıştı. Çıkmıyordu, dağılmıyordu, renklerini yansıtmıyordu. Gece gibi karanlık. Hayat gibi. Gerçekler gibi ve şu anki gibi... Kapı açılır açılmaz bir kadın çıktı karşımıza. Elindeki sırt çantamın kollarını sıkıca tutarken karşımdaki kadına bakıyordum. Seyrek kâkülleri alnını kapatıyordu. Saçı ise üstten hafif bir topuz yapılmıştı. İri, koyu kahve gözleri yüzünün en güzel parçası olabilirdi. İnce, pek dolgun olmayan dudaklarında kocaman bir gülümseme belirdi. Bakışları ilk Boray’a değdi. Daha sonra bana döndüğünde yüzündeki gülümseme daha da sıcak bir hal aldı. "Hoş geldiniz," diyerek eliyle içeriye buyur etti. Önce Boray girdi, ben de hemen arkasından adımladım. Göz ucuyla baktığımda kadının kapıyı yavaşça kapattığını gördüm. "Tekrardan hoş geldin Gazelcim," dediğinde ona döndüm. "Hoş buldum, umarım rahatsızlık vermemişimdir." Hemen başını iki yana salladı. "Hayır, hayır, ne münasebet canım benim!" Kendini açıklama gereği duyarak devam etti: "Ben istedim Boray’ın seni de getirmesini." Bakışları, odanın kapısının önüne yaslanmış vaziyette duran Boray’a kaydı. Boray başını hafifçe sallarken Mehtap abla, "Hem sana da farklılık olur," dedi. Anlamadım. Neyin farklılığı? Daha fazla uzatmadan elini uzattı. "Ben Mehtap." Bu nazik davranışını geri çevirmedim ve elini tuttum. Tam o esnada içeriden tekrardan bir çocuk sesi geldi; ses gitgide bize yaklaşıyordu. Bu evde çocuk olamazdı, değil mi? Hiç haz etmezdim. Ve o sesin sahibi göründü... Üstünde mavi bir tulum, içinde ise pembe bir badi vardı. Sarı saçları omuzlarının iki yanına dökülüyordu. Yeşil gözleriyle doğrudan bana bakıyordu. Elindeki çubuğu sallayarak bize doğru koştuğunda, Boray’ın ablası arkasını dönerek ona baktı. "İşte benim kızım da geldi," dedi sevecen bir sesle. "Kızım, Pırıl." Bakışları Boray’a kaydı. Boray, Pırıl’a göz kırptığında Pırıl da ona aynı şekilde karşılık verdi. Tekrardan bana döndü küçük kız. "Anne, bu kız kim?" Derken minik parmağıyla beni işaret ediyordu. Bir yandan da akan burnunu koluna silmişti. Bu durumdan içten içe iğrensem de dışarıya belli etmemeye özen gösterdim. "Kızım, kaç kez dedim burnunu üstüne silme diye," derken bile Mehtap ablanın sesinde kızmaktan korkar bir hal vardı. Pırıl’ın ise bu durum hiç umurunda değil gibiydi; sadece bana bakıyordu. Garip çocuklar... "Boray, ayakta durmayın, geçin içeri. Ben Pırıl’ın badisini değiştireyim," diyerek kızının elinden tuttu. Pırıl, annesiyle birlikte giderken bile başını çevirip çevirip bana bakmaya devam ediyordu. Boray yaslandığı yerden bana doğru bakarken, "Gel," dedi ve içeriye geçtik. İçerisi oldukça dağınıktı. Her tarafta oyuncaklar vardı; köşedeki koltuğun yastıklarından ise küçük bir ev yapılmıştı. Oraya baktığımı fark edince yanımda durdu. "Pırıl evin bahçesine hep küçük bir oyun evi istiyor," dedi. "Annesi istemiyor ama." Ona döndüm. "Neden ki? Etrafın dağılmasından iyidir." Başını iki yana salladı. "Çünkü Pırıl, 'Eğer orası evim olursa buraya daha gelmem' diyor." Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı. "Bunu ona düşündüren ne?" diye sorduğumda, "Pırıl yemek yemeyi, özellikle de çorba içmeyi hiç sevmiyor," dedi ve bana döndü. Bir çocuğun bir kâse çorba için girdiği bu tripler beni şaşırtmıştı açıkçası. "Ona çorba içirenin elini öpebilirim, o derece," diye mırıldandı. Bir çocuğa çorba içirmek ne kadar zor olabilirdi ki? "Biz niye buraya geldik peki Boray?" "Bugün Pırıl’a senle ben bakacağız." Şaşkınlıkla büyüyen gözlerimle Boray’a bakarken, Pırıl koşarak yeniden yanımıza geldi. Evet, bir anlığına kafama saksı düşmüşe dönmüştüm. Boray, Pırıl’ı kucağına aldı. Pırıl mutlulukla ona bakarken Mehtap abla içeri girdi. "Eee, siz…