15. Bölüm-Geçmişin Tozu
Yazar: 🍷

Bazı anlar vardır; ne kadar unutmak istersen iste unutamazsın, içinde büyür. Çok yer kaplar. Ama o anlar bile gün gelir unutulur. Sen kendin unutursun. Bir gün onun hakkında tüm umutların tükenince, işte tam o an gerçekleşir bu. Unutup her şeyi silecek bu zayıf hafızan. Zaman ilaçtır derler. Zaman şifadır. Zaman çok şeyi alır, çok şeyi verir. Maksat, o sert rüzgarların arasında güzel kalabilmek ve içindeki o son umut kırıntısına tutunabilmektir. Yaşadığımız umutsuzluklar, sırtımıza binen dertler dipsiz bir trenin vagonları gibidir. Ne kadar beklersen bekle, o trenin vagonlarının sonunu göremezsin. Ne duracağı yeri kestirebilirsin ne de hızına yetişebilirsin. Ben tektim. Bir kendim, bir de çığlık çığlığa susan sessizliğim vardı. Yüzlerce gece içim kanadı da kimseye tek bir kelime edemedim. Çünkü insanlar beni bilmiyordu. Ne hissettiğimi, zihnimin dehlizlerinde ne düşündüğümü göremiyorlardı. Ama tek bir şey biliyorum; gücüm kafamdaki sesleri susturmaya ya da biraz olsun azaltmaya yetmiyor. Ben kendime bile yetemezken, bu yıkık dökük halimle başka insanlara nasıl iyi gelebilirdim ki? Ben, yarım kalmış bir intihar ezgisi gibiyim. Durmadan kafamda çarpışan, birbirini acımasızca bıçaklayan bu çelişkili düşüncelerle yaşayamıyorum. 🌙 Gazel’in Ağzından: Gitti. Nasıl fırtına gibi geldiyse, öylece sessizce gitti. Elim balkon kapısının soğuk kulpunda oyalanırken, dışarıda sicim gibi yağan yağmuru izledim. Keşke benim içime de yağsa, seller her şeyi önüne katıp götürse de temizlensem... Kara bulutlar o korkunç gürültüleriyle çarpsa şimşeklerini, bu zayıf, ayakta durmakta zorlanan bedenim kendine gelse. Vücudum artık ruhumdaki depremlerden dökülen enkazlarla kırık dökük bir haldeydi. Keşke o acımasız seller bu yıkıntıları alıp uzaklara götürse... Yeni binalar, taze çiçekler, yepyeni bir dünya inşa edebilsem bu harabeye. Saçmalama Gazel, sen daha bu koca dünyaya sığamıyorsun, kendi bedenini nasıl dünyan yapacaksın ki? O kadar güçlü ve iktidar sahibiysen, ailen her dağıldığında onları geri getirsene... Onu yapamazdım işte. O kadar yalvardım Tanrıya; götür beni uzaklara, en sevdiğim yer olan o soğuk, parlak yıldızlara... Mevsim kıştı, içimde körüklenen acı bir yangın oldu; ben ne kadar soğuk karları alıp göğsüme bastırsam da kâr etmedi, sönmedi içimdeki o cehennem. "Kar, insanı ve çevreyi temizler," derdi annem. Beni temizlemedi anne. Siz gittikten sonra bu şehre onlarca kez kar yağdı. Hiçbiri ne içimdeki yangını söndürebildi ne de ruhumdaki o siyah lekeyi temizledi. Bir dayanağım yok artık anne. Konuşacak, içimi dökecek kimsem yok. Artık koşarak boynuna sarılacağım, kokusunda huzur bulacağım kimsem yok. Siz vardınız, artık yoksunuz. Şimdi kollarımı kendi bedenime sarıyorum ama bu soğuk boşluk hissi kalbimi şefkatle doldurmuyor. Gözlerimi yavaşça yumdum. Kirpiklerimin arasından firar eden sıcak bir gözyaşı yanağımdan süzüldü. Bu sefer silmedim. Aksın istedim. Kurusun ama canımı yaka yaka aksın... İstedim, başaramadım. Kalbim kırıldı. Birçok kez, parça parça oldu ama ben yine sustum. Sustum. Ve yine sadece sustum. Kendi kendime acı bir tebessüm kondurdum dudaklarıma. Balkonun camı nefesimden buğulanırken elimin tersiyle küçük bir daire çizerek sildim. Gökgürültüsü dışarıda kendini sık sık belli ediyor, gökyüzü aralıksız çakan şimşeklerle anlık olarak aydınlanıyordu. Eskiden çok korkardım bu fırtınalı sesten. Şimdi de çok korkmadığım söylenemezdi ya. Ne de olsa insan büyüdükçe, hayatta kalabilmek için bir şeylerden feda ediyordu... Dediğim gibi, bir şeylerden... Ama ben her şeyimi, daha feda etmeye bile fırsat bulamadan kaybettim. Bana sormadılar, danışmadılar. Neden? Ben kendi hayatımda o kadar görünmez, o kadar değersiz birisi miyim? Bir şimşek daha kulakları tırmalayan bir gürültüyle çaktı. Urgan gibi inen perdeyi hızla kapattım. Yatağıma doğru adımlayıp ucuna çöktüm. Ellerimi yatağın kenarlarına dayamış, gözlerimin arkasında biriken yaşlarla amansız bir savaşa tutuşmuştum. Başımı yukarı kaldırdım. Tavanı süsleyen yıldı…