14. Bölüm - Yalan Öpüşler
Yazar: 🍷

Boğazım acıdan bir düğüm gibi sıkıca bağlandı. Düşüncelerim, dar bir kafese kapatılmış vahşi hayvanlar gibi zihnimin duvarlarına çarpa çarpa bir hal olur. Duvarlarım rutubetten, geçmişin küf kokan yükünden parça parça dökülür, dağılır... Kırılır. Çürük raporu verilmiş, temeli çatlamış bir evin geri dönüşü nasıl imkânsızsa, benim düşüncelerimin de geri dönüşü olamazdı artık. Nitekim giden geri gelmiyorsa, bomboş bir ufka bakıp yol gözlemenin o yıkıcı saçmalığı gibi bir şeydi bu. Kırıldım mı? Hayır. Ama yediremedim. Güvendiğim dağların karını sinsice üzerime kaydırmasını ondan beklememiştim. Duyduğum an, içimde bir yerlerde buz gibi bir sıvının damarlarıma yayıldığını hissettim. Göğüs kafesimin içindeki o ürkek, can çekişen kuşun, demir parmaklıklara pişmanlıkla ve can havliyle çarpma sesini bir tek ben işittim. O kanat çırpışlarında etrafa saçılan yaralı yanlarımı, kanayan tüylerimi pansuman eden yine bendim; sorun bu değildi. Sorun tam olarak; kondurmak istemediğim ama zihnimin en karanlık köşesinde başından beri şüphelendiğim o uğursuz ismin çıkmasıydı. İmkânsız gördüğüm, ama kalbimin inatla bir ritüel gibi "bu kişi o" diyerek zikrettiği adamın ta kendisiydi. Sessiz olmalıyım yine. Suratımda o ruhsuz, ifadesiz maskeyle durmalıyım. Bu bir oyun, kumar masasındaki zarlar atıldı bir kere. Kendisi bu sefer şanslıydı, hile tutmuştu. Ama benim zarlarım, benim kurallarım bambaşkadır. Kafasının dumanlanacağından adımdan emin olduğum gibi, hileli zarlarımın onun aksine masada dik duracağından da emindim. Ben galip gelmeden, karşımdakini diz çöktürmeden bu oyun bitmeyecekti, öyle değil mi? Benim karşımda ne Tanju ne de Boray durabilir. Yalanlarım ve labirent gibi kıvrılan aklımla onları yerle bir edebilirim. Fakat zaman... Zaman henüz kum saatindeki son tanesini düşürmedi. O ağır çan çaldığında, işte o an her şey başlayacak; masanın üstündeki yeni maskeler, birer yabancı gibi yüzlere geçirilecekti. Ceplerimizdeki gizli kartlar değişecek, masayı dağıtacak yeni bir el başlayacaktı. Ve ben, kumarını kendim kurmadığım, kazanamayacağım hiçbir oyuna girmem. İnanmak istemiyordum. Yeminim olsun, içimdeki o son masumiyete tutunup kondurmak istemiyordum. Beni sinsice zehirlemek, nefesimi kesmek isteyen kişi Boray olamazdı. Tanju kollarını göğsünde bağlamış, bir heykel gibi kaskatı ve sorgulayıcı bir şekilde bize bakarken, Boray’ın dudakları görünmez bir mühürle dikilmiş gibi hâlâ susuyordu. Anla be adam! Bir kez olsun bir şeyi de ciddiye alsan ölür müsün? Seni ne kadar ciddiye aldığımı, her cümleni aklıma bir kurşun gibi kazıdığımı bir bilsen... Geçmişteki o uçarı cümleleri, benim hakkımdaki gizemli düşünceleri zihnimde tekinsiz bir gölge gibi fink atarken, karşımda öylece durup bildiği bir senaryoda sütten çıkmış ak kaşık rolü kesmesi içimi paramparça ediyordu. Biliyordum, kendime itiraf etmekten bir vebal gibi kaçsam da Boray başkaydı. Bana çarpan dalgaları bile farklıydı; başkalarına karşı ördüğü o katı, aşılmaz ve mesafeli duvarlara defalarca şahit olmuştum. Bana neden en başından beri bu kadar korumasız, bu kadar yakın durmuştu o halde? Ya hâlâ bir çocuk oyununun içinde olduğumuzu sanıyordu ya da ne bileyim... Zihnimdeki bütün çarklar sıkışmış, aklım durmuş gibiydi. Kolumu bile kıpırdatmadan, gözlerimdeki öfkeyi saklamaya çalışarak Tanju’ya bakıyordum. O ise bakışlarını bir saniye bile bana çevirmiyor, delici gözlerini Boray’ın üzerinden çekmiyordu. Tanju, bari sen yapma. Aç şu mıhlanmış dudaklarını da bir kelam et. Hiç mi bir kelimeyi hak görmüyorsun bana? Bu kadar mı nefret ediyorsun benden, bu kadar mı değersizim gözünde? O sıra, yüzüme dökülen darmadağın saçlarımın paravanı arkasından yandan Boray’a bakarken, kalbimin tam ortasından içeri ince, sızılı bir zehrin dağıldığını hissettim. Elim, sanki oradaki sızı dışarı taşacakmış gibi yavaşça göğsümün üstüne kapandı. İhanet. Düşmanımdan gelen, sırtımı ürperten bir ihanet... Kesik, ciğerimi yakan bir nefes verdiğimde, gözlerinin gözlerime değmesi bile o an gökyüzüne karşı işlenm…