11. Bölüm - Gömülenler Ve Dirilenler
Yazar: 🍷

Bir kelebek neden bir gün yaşayacağını bildiği halde çırpınır ki? Bu kadar mı çok aşık oluyor dünyaya? Ya da bir gününe tüm güzellikleri sığdırmaya mı çalışıyordu? Hayır. Kozasını parçalıyorlar. O ise çıkmak zorunda kalıyor. Hayatın içinde bir şeyler için zorla nefes aldığımız, iteklendiğimiz gibi... Kozayı bir hastalık sardığında, oradan kaçmak daha iyiydi. Her ihtimali göze alarak. Kelebekler en çok ışıkları severler diye bilirdim. Annemin anlattığı ya da uydurduğu masallarda hep öyleydi. Kelebekler çok mutluymuş... Kendi kendime güldüm. Ateşi belki de bu yüzden seviyorlar; o yalancı sıcaklığı. Ama yine de kanatlarının küle döneceğini bildiği halde, ateşe öyle bir meftun ki... Ucundaki ölümü bile umursamıyor. Zaten o kadar sevecek kadar zamanı bile yokken, yanmak bu kadar mı cazipti onun için? Ya da bu, acı dolu bir hayattan kurtuluş muydu? Onlar masumlar, çok masumlar. Önlerindeki kötülere, cellatlarına bile konacak kadar. Ama nereden bilebilirdik ki? Belki de sadece üşüdüklerinden atlıyorlardı o kor ateşin içine... Kelebekler... Aptal kelebekler... 🦋 1 Hafta Sonra... Herkes dağılmıştı. Fırtına sonrası her bir yana savrulan o kaybolan yapbozun parçalarını bu sefer kim saklıyordu? Ya da gerçekten saklamışlar mıydı, yoksa hırsla her şeyi ezip bozmuşlar mıydı? Zihnimin koridorlarında örülen bir düşünce ağına takılmış, bunun gibi milyonlarca soruyla acımasızca boğuşuyordum. Cengiz tam anlamıyla enkaz halindeydi. Ne tek bir kelime konuşuyor ne de yemek yemek için aşağı iniyordu; sessizliğiyle evi zehirliyordu adeta. Gözlerimin önünden gitmeyen son canlı sahne, Kader'in o gece evden aceleyle gidişiydi. Ne olmuştu o gece? O 25 Temmuz gecesi, ruhlarında nasıl bir kıyamet kopmuştu? Cengiz'in bu kadar dağılmasının, kendi içine gömülmesinin asıl nedeni neydi? O gece ben evde yokken, Kader’le aralarında telafisi olmayan bir münasebet geçmiş olmalıydı. Kader, Cengiz'in odasından çıkarken ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, omuzları çökmüştü. Yanına gidip ona ne olduğunu sormuştum. Uzun, bitmek bilmez bir süre boyunca sadece durup beni izledi. Gözlerindeki kırılmışlık içimi sızlattı. "Cengiz'i kısa bir süre yalnız bırakma, ben zaten geleceğim," dedi, sesi titriyordu. Tam arkasını dönüp gidecekken hızla uzanıp kolundan tuttum. "Neden, ne oldu?" dediğimde, bıkkınlıkla ve taşıyamadığı bir yükün ağırlığıyla kafasını arkaya yatırdı. Gözyaşlarıyla ıslanmış saçlarını elinin tersiyle sırtına doğru itti. "Ben artık ne söyleyeceğimi dahi bilmiyorum," dedi. Sesi bir fısıltıdan ibaretti ve kirpiklerinden süzülen bir damla yaş daha yanağında yol çizdi. Burnunu çekip, ellerinin tersiyle sertçe, adeta canını acıtmak ister gibi gözyaşlarını sildi. "Ama senden bir şey isteyeceğim." Başımı hafifçe sallayarak onu dinlediğimi belirttim. "Cengiz'i lütfen biraz olsun anlamaya çalış." Ona anlam veremeyen gözlerle bakarken, aramızdaki o kalın duvarı delmek ister gibi, "Konuşmak ister misin?" diye sordum. Başını yavaşça iki yana salladı. Dudaklarında buruk, acı bir tebessüm belirdi. "Konuşmayı hiç sevmeyen sen mi bunu diyorsun?" dediğinde sessizce başımı salladım. Kendimi aynada görür gibiydim. "İstemiyorum," dedikten sonra bakışlarını tekrar üzerimde gezdirdi, sanki beni son kez görüyormuş gibi bir veda saklıydı gözlerinde. "Umarım sen mutluluğu bulursun." "Bu cümleleri kuracak kadar ne oldu Kader?" diye üsteledim, içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Başını hızla yana çevirdi. "Lütfen beni daha fazla zorlama," dedikten sonra çaresizlikle ellerini iki yana açtı. "Görmüyor musun halimi?" Başımı ağırda salladım. Görüyordum. Koca, yıkıcı bir depremin enkazından can havliyle, üstü başı yara bere içinde yeni çıkmış gibiydi. Gitmemesi için sıkıca tuttuğum kolundaki parmaklarımı yavaşça gevşettim. Kolunu bıraktığımda, son kez yüzüme baktı ve acele adımlarla evden çıkıp gitti. Öyle bir gidişi vardı ki; bir saniye bile olsa ardına baksa, gitmek istemediğini haykıracak, kalbini buraya bağlamam için bana yalvaracak gibiydi. Fakat arkasına bakmadı.…