10. Bölüm - Umut Mezarlığı
Yazar: 🍷

Vedalar. O vedalara alıştırdığımız caddeler. İnsanın canını acıttı, ta en derinden kanattı. Ama biz susmaya mahkûm biri gibi sadece sustuk. Ellerimiz bağlı, kördüğüm olmuş bir iple. Ama nafile... İz kalacak şeyler, canımızı hatırladıkça daha çok acıtacaktı. Anılar gibi. Silemediğimiz, sıfırlayamadığımız bu aptal kafalarımız gibi. Ama belki de en çok geriye dönüp baktığımızda da hatırlamak isteyeceğimiz anılar gibi. Bu hayatta amalara, fakatlara ve benzeri sözcüklere yer verdikçe biz kaybedecektik. Hayat hiç bilmediğin yerden seni bulacak; gerçeklerden kaçmaman adına seni zincirleyecek. İşte o zaman ne kaçışın ne de o elini kolunu bağlayan kör iplerin izleri kalacak. Gerçekler acıtacak ama öldürmeyecek. Gerçekler ağlatacak ama unutturmayacak. Gerçekler her şeyin umudu olup, bazı şeylerin enkazı olacak. Benim gibi, hayatım gibi... Gerçeklere tutunamayacak kadar hayata tutunmayan bir kadın için çok basitti bu cümleler. Asıl basit olan bizlerdik. O kadar basittik ki sadece bir şarkıyı beğendiğimiz için tekrar tekrar dinleyip, diğer gün o müzik çıkınca hemen atlardık. Artık umut yok. Gerçekler yok. Saklanmak yok. Kördüğümler yok. Yalanlar vardı. Kendi kurallarımızın hâkim olduğu dünyamızın içinde gerçeklere yer yoktu. Saklanmak mı? O da ne, biz elimizi kolumuzu sallayarak geziyoruz. Asıl bizi görmek istemeyenler kendi düğümlerinde kayboldu. Gazel’in Ağzından: O geceyi unutamayacağım. O çığlıkları, silah seslerini, kollarımın arasında kanlar içinde yatan o masum genç adamı... Ben unutmayacaktım, unutturmayacaktım da. Artık o gözümüzün önündeki sahte tiyatro perdelerini hızlıca çekip sökecektim. Artık korkulu bir rüya, bir kabus olacaktım. Kansa kandı, akıtılır; intikamsa en kalitelisini alırdım. Ama kendi kurallarımla, kendi zarlarımla... Kurallarım sadece bana geçerli, zarlarım hileli. Yine de var mısın? Elimdeki telefonu kulağıma götürdüm. "Nasıl, iyi mi?" dediğimde içimde yeşermiş olan umutla dinliyordum. "Efendim, ameliyata aldılar. Kaç saat oldu ama hâlen bir haber yok," dediğinde öylece durdum. "Sadece bir hemşire bile çıkarsa ne olursun sor, olur mu?" dediğimde, "Peki efendim," dedi ve telefonu kapattı. Başımı saran bu kesintisiz ağrıdan bayılacaktım. Sabah olmak üzereydi. Biraz olsun uyumalıydım çünkü iyi değildim. İyi değildik hiçbirimiz. Cengiz mutlu gibiydi ama bunun kısa süreceğine emindim. Kader bu evden gittikten sonra yine kepenklerini indirecekti. O hep böyleydi; kapılarını tek ona açar, onu kendinden çok severdi. Ama bu sevgisi hastalıklıydı. Hasta kafalı bir kişinin sevgisi de bulaşıcıdır. Bu gece Kader de mutluydu. Onu hiç bu kadar gülümserken görmemiştim. Ya gerçekten Cengiz'e bir gün bir şey olur da ben o kutuyu Kader'e vermek zorunda kalırsam? Yapamazdım bunu, her şeyi yapabilen ben, bunu yapamazdım... Kader ne olursa olsun seviyordu. Bu, aşktan da öte bir şeydi. Masamın üzerinden bir sigara ve çakmak alarak odamın balkon kapısını açtım. Sigarayı dudağımın arasına yerleştirdikten sonra çakmakla ucunu alevlendirdim. Dirseklerimi balkonun demirlerine yasadım. Dumanı içime çekerek dudaklarımın arasından üfledim. Kendimi kötü hissediyordum. İçimde verdiğim savaşın son bulmasını bekliyordum senelerdir. Bir de o genç çocuk hastanede ölüm kalım savaşı veriyordu. İşte bu beni daha çok yaralıyordu: İnsanların benim için yaptığı fedakarlıklar... Hak etmediğimi düşünüyorum. Zaten öyle de değil miydi? Gerçekten o çocuk ölse ben kime, nasıl hesap verecektim? Ben ölebilirdim. Ben zaten ayaklı ölü gibi geziyordum, arkamda bırakacak kimsem de yoktu. En azından ölür ve ailemin yanına giderdim. Ya o genç çocuğun geride bıraktığı bir ailesi varsa? Sigarayı içime tekrardan çekerken titreyen elime lanetler yağdırdım. Ne kadar güçlü gözükürsem gözükeyim, içimi kimse bilemezdi. Üstesinden geldiklerim, benim gerçeklerimden başka bir şey değildi. Herkesin hesap defterini kapatıp verirdim eline de ben daha kendi cezamı kendime kesemiyordum. Elimdeki sigaranın külü aşağı düştü. Güneş yavaş yavaş kızıllığını göste…