-Giriş-
Yazar: İpeknaz Beyhan

Belki de bu satırlar sana hiçbir zaman ulaşmayacak. Zaman, aramızdaki en kalın perdeye dönüşeli çok oldu. Ama bil, kelimeler hâlâ seni arıyor sanki her harf senin yankını bulmaya çalışıyor karanlığın içinde. Bazen düşünüyorum… Sen orada, kendi sessizliğinin içindesin; ben burada, sana yazamadığım cümlelerin yüküyle. Aramızda belki sadece mesafe yok belki başka bir boyut var, belki başka bir gerçeklik. Ama ben, her sabah aynı gökyüzüne bakıp senin varlığını yokluyorum yine de. Özlemin artık bir sızı değil, bir alışkanlık oldu. Yokluğun, nefesle arama yerleşti ne tam yaşıyorum, ne de tamamen ölüyorum. Ama garip bir şekilde, hâlâ inanıyorum… Bir yerlerde, zamanın bir kıvrımında, gözlerinle yeniden karşılaşacağıma. Belki bir rüya kırıntısında, belki bir tesadüfün gölgesinde. Sen başka bir gerçeğin içinde nefes alıyorsun, ben senin nefesinin yankısında. Zamanın iki ucuna asılmışız biri düşüyor, biri tutunmaya çalışıyor. Ama ne tuhaf, yine de yazıyorum. Çünkü kelimeler, seninle konuşabildiğim tek yer artık. Ve biliyorum, bu mektup sana ulaşmayacak. Ama yine de… Her harfi senin ağırlığınla yazıyorum. Geceleri aynı gökyüzüne bakıyorum, ama senin baktığın yıldızlar bambaşka bir göğün altında yanıyor artık, hissediyorum. Bazen bir yıldız yalnızca bizim için parlıyor ama aynı yıldıza bakmıyoruz. Kayan yıldız, bizim dileğimiz oluyor kalbimde ama sana duyuramıyorum, hoş sen yanımda olsanda saklardım, gerçek olsun diye… Bazen bir rüzgârın içinden geçerken, senin sesin gibi bir şey dokunuyor yüzüme. O an, her şey bir anlığına anlamlı oluyor sonra yine sessizlik. Karanlık bile seni anlatmakta yetersiz. Çünkü sen, karanlıktan bile derin bir yerdesin şimdi. En kötüsü de ne biliyor musun? Sana bunları hiç söyleyememiş olmak ve belki de hiç hissettirememiş olmak. Söz… Söz, aynı gerçekliğin içinde olunca sana bu duyguları söyleyeceğim. O zaman kelimeler saklanmayacak, sessizlik aramıza giremeyecek. Gözlerinin içine bakacağım ve diyeceğim ki: “Ben seni zamanın bile dokunamadığı bir yerden sevdim.” Belki o an, kelimeler benden önce varır sana. Belki sesim titrer, belki susarım. Ama sen anlayacaksın çünkü ben seni anlatamadığım kadar derin bir yerden özledim. O gün geldiğinde, hiçbir şeyin açıklaması olmayacak. Ne geçmişin, ne gecikmişliğin. Sadece sen ve ben kalacağız, ve aramızda yıllardır taş gibi duran o cümle çözülecek nihayet: “Sana söyleyemediklerim, aslında en çok senin içindi.” Ve belki o zaman, bütün bu mektuplar, bütün bu susuşlar anlamını bulacak. Belki sen de hissedeceksin benim kelimelerim, sana ulaşamadığı her gece biraz daha ağırlaştı. Ama ben hâlâ buradayım, bir ihtimalin kıyısında, sana bir sözün borcuyla tutunuyorum. Geliceksin, değil mi? Eğer gelmezsen de… Ben seni bekleyeceğim. Zamanın nasıl geçtiğini bilmeden, adını içimden usulca tekrar ederek. Belki günler birbirine karışacak, belki yüzünü hatırlamak zorlaşacak, ama ben o ilk hissi unutmayacağım. Senin varlığın, yokluğundan bile daha gerçek bende. Eğer gelmezsen, bu mektubu sana ulaşamayacak bir rüzgâra bırakırım. Belki bir kelime, bir harf, bir nefes taşır seni bana geri. Belki ben gelirim… Gücüm olsa, ayağa kalkar ve yanına gelirdim. Ama yapamıyorum. Çünkü sen burada değilsin artık. Daha önce hiç bilmediğim bir gerçekliğin içindesin, ve ben sana gelemiyorum. Sana gelecek kapı nerede bilmiyorum, anahtarı nerede bilmiyorum. Ama deneyeceğim, söz. Kelimelerden kapılar yapacağım, her harfi bir adım gibi önüne sereceğim. Belki hiçbir yere varmam, belki her denemem biraz daha yorar beni, ama yine de deneyeceğim. Çünkü senden vazgeçmek, kendimden geçmek gibi. Senin olmadığın her yer eksik, senin olmadığın her sessizlik fazla gürültülü. Bazen düşünüyorum… Belki ben hiç gelmem, belki sen hiç dönmezsin,ama o ihtimal o küçücük ihtimal bütün bu karanlığın içinde hâlâ ışıyor. Ve eğer bir gün bulursam o kapıyı, eğer ellerimle kazıyarak da olsa anahtarı çıkarabilirsem zamandan, sana gelirim. Sessiz, yavaş, ama bütün kalbimle. Ve sadece bir cümle söylerim: “Ben hiç gitmemiştim aslında.” Sen…