1.Düş
Yazar: Rümeysa

-1.Düş- SON AN Kelebek çırpındı. Düşünceleriyle beraber tek istediği şeye, özgürlüğe kavuşmak için çırpındı. Lakin bilmediği tek şey siyahlarla kaplı o kavanozun dışının ıssız bucaksız bir nehir olduğuydu. ••• Titriyorum, bedenim titriyor. Ruhum titriyor. Düşünmekten, çaresizlikten, boşluktan, yalnızlıktan... “Sanırım artık tam anlamı ile delirdim” diyerek çığlık attım, bağırdım, kahkaha attım. Ellerimle saçlarımı yoluyordum, bazen tırnaklarımı tenime, etimi kanatacak kadar çok bastırıyordum. Çığlık at, kahkaha at, ağla, bazen hepsini aynı anda yap... başka bir şey yaptığım yoktu zaten. “Susun artık” diye bağırdım kafamın içindeki seslere. Yorgundum, yalnızdım, delirmiş gibiydim... her aldığım nefesin son nefesim olmasını diliyordum, artık son bulmalıydı yaşamım, yaşam denirse eğer... yaşamım. Hayatım. “Hayır hayır, ölmek istemiyorum.” istediğim şey ölmek değil yaşamaktı, evet isteğim gerçekten yaşamaktı ve ben ölüme giden bir uçurumdan aşağı itilmiş gibi hissediyordum. Bedenimden çok ruhumun yaşaması imkansızdı bu odada, ama bir şekilde başarmıştım işte yaşamayı. Lakin bedenim, onu terk ettiğine emin olduğu ruhumun dayanması ile ilgilenmiyordu. Ruhum dayansa bile bedenim dayanmıyordu artık... Açtım, susuzdum, bedenimde birçok yara vardı, sanırım fazla kan da kaybetmiştim, özellikle ilk uyandığım zaman. Ruhumun acısından bedenimin acısını duymazdan gelmiştim hep. Burada çok uzun bir zamandır durduğuma emindim. Tamam zaman kavramını yitirmiştim ve hiçbir şeye emin değildim ama bedenimin dayanamayacağı kadar uzun bir süredir buradaydım. Nasıl hala yaşıyordum, orasını bilmiyordum. Sanırım ölmeme dakikalar kalmıştı... hissettiğim şey ölüm bile olsa bir şeyler hissetmek güzeldi. Burukça bir tebessüm belirdi dudaklarımda, bunu düşününce. Halbuki burada ben tüm duyguları en derinine kadar hissediyordum. En derinine kadar... birden, keskin bir şekilde. Dizlerime bağladığım ellerim çözülüp yere düşmüştü, kafam dizlerime yaslı, son dakikalarımda düşünmemek adına dudaklarımdan sayılar dökülüyordu. Saymak düşünmemi engelliyor muydu? Bilmiyordum. Hayır. Aslında biliyordum. Sayı saymanın düşünmeyi engellediği falan yoktu ama buna inanmak istedim. En azından son dakikalarım olduğunu düşündüğüm şu zaman diliminde. Acı o kadar yoğundu ki bedenim çığlık atmayı bırakmış, ruhum haykırıyordu içimdeki çığlıkları sanki. Ve ben, acının yoğunluğundan, başımım ağrısından düşünmeyi bırakmıştım aslında. Sayılar değil, ölüme yaklaştıran dakikalardı düşüncelerimi kesen. Sağ gözümden bir yaş yanağıma doğru süzülürken bir anda zihnimin içinden gelen kapı açılma sesi dudaklarımın hafifçe kıvrılmasına sebep olmuştu. Hemen ardından gelen gürültülü seslerin ne olduğunu bilmiyordum. Zihnimin içindeki sesler o kadar yoğunken bu sesler neden bu kadar boğuk geliyordu? Çok fazla acı vardı, çok fazla çığlık, çok fazla ses ve çok fazla karmaşa. Düşüncelerimin arasından süzülen bir damla kanı dahi en zirvesine kadar hissediyordum. Belki de ölüme o kadar çok yakındım ki, bir şeyler oluyorsa bile bunu umursayamıyordum. Artık bir şeyleri umursamak için çok geçti. Zaten kafamın içindeki sesler dışında bir ses olduğunu düşünmüyordum gelen bu yüksek seslerin. Düşünceler... Kalbimin etrafındaki dikenli sarmaşıklar. Boynuma sıkıca sarılmış, intiharımı bekleyen dikenli teller. Şakaklarıma saplanan keskin, zehirli ve yakıcı mermiler. Ellerimi delicesine titreten, çığlıklarımı yükselten, göz yaşlarımla beraber kahkahalarımı serbest bırakan düşünceler. Bu şey... bu şey delirmenin de ötesiydi. “Sara?” sesler duyuyordum ama algılamıyordum, belki de yine bir kabusun içindeydim, uykumda terk edip gidecekti ruhum beni. Ben kabuslarımdan birinin içindeyken, haberim bile yokken. Öylesine, birden. Ve ben sadece acısız olmasını diledim, ölümümün. Yaşamım bu kadar acı dolu olmuşken, ölümüm ben kabuslarımın birinin içindeyken acıtmadan, kanatmadan birden olsun. Hiçbir şey hissetmediğim gibi ölümü de hissetmeyeyim. Aslında ben belki de hissizliğin içindeki hislerde boğulmuştum. Sadece... sade…