beşin sekizi; çürük kokusu üzerine sindiğinde
Yazar: bizâr

* Mehta'yı son kez tembihlerken kadının yüzünde tek bir kas dahi seğirmiyordu (iyi bir çeriydi), yine de İlter gözlerindeki endişeyi, tekrarların bıkkınlığını ve de omuzlarına kendisinin bindirdiği gerginliği görebiliyordu. Ona bir şeyi iki kez anlatmak zorunda olmadığını biliyordu pekâlâ fakat arkasını dönüp Uya'yı içeride, bir başkasına emanet halde bırakırken üzerindeki huzursuzluğu atamıyordu. Ya sarayı terk ettiğinde bir şey olursa ve Uya dolaylı veya dolaysız yoldan ama muhakkak onun parmağı ile sarayda kargaşaya sebebiyet verirse ne olacaktı? "Onunla konuşma. Yalnızca atını ver ve kapıya kadar eşlik et. Çıktığını kendi gözlerinle gördüğüne dair rapor istiyorum." Mehta başıyla emrini bir kez daha onaylarken İlter kapalı kapıya bakmıştı, ardında Uya'nın umursamazca bazlamalarını yemeye devam ettiğinden o kadar emindi ki gözlerinin önünde canlanan sahne karşısında sinirli bir nefes dahi salmıştı fakat sonunda Mehta'yı orada bırakıp Tımevi'ne gitmeden önce son bilgileri vermek için onu bekleyenlerle konuşmaya çalışma odasına gitti. Kapıdan girildiğinde tam karşıda masa, arkasındaki duvarda harita, yanlarındaysa kılıç ve okları vardı. Eskiden kullandığı, ona zaferler getiren uzuvları. Büyük çalışma odasının zemininde ayrı ayrı üç tane halı, birbirine değmez halde duruyordu: Biri masa ile önündeki oturakların altında, biri solda, pencere önünde divanların ve yer minderlerinin olduğu dinlenme alanı gibi duran yerde ve sonuncusu da üstünde duvar halılarının da olduğu sağ yanda toplantılar için olan geniş, sandalye sayısı fazla masanın altındaydı. Kimisi nişlerde kimisi yerlerde ve kimisi de masalarda yanan kandiller ve gaz lambalarının sağladığı aydınlatma günün tazeliği altında pek bir işe yaramıyor fakat ışığın erişemediği noktalarda yazıları okumak adına destek sağlıyordu. Odanın karanlıkta kalan köşelerinden birindeyse bir mızrak yaslanıyordu, İlter için çok geçmişte kalan, acemilik zamanlarına ait ilk silahı bir hatıra olarak işlevsizce süsleme görevi görüyordu artık. İlter odaya girdiğinde Gediz pencerenin önünde, dışarıyı izliyor ve küt sesler yankılanıyordu. "Günaydın," dedi İlter masasının arkasına geçerek. "Zindanda mıydın?" Gediz arkasını dönmedi ama sesler durmuştu. "Evet," derken sesi bezgindi. "Fakat olması gereken kişi orada değildi." "Kaçmış mı?" Gediz ona dönerek masaya yaklaşmıştı, elinde tahta bir bardak tutuyordu. "Hayır, Tayan yanına almış." Gediz bardağı elinde çevirdi. "Zaten ona götürecektin, keşke haber etseymiş de sabahımızı harcamazmışız." "Ona zindandan uzak dur dememe rağmen gidip gece çıkarmış," diye homurdandı İlter. Bir yandan da masadaki evrakları düzeltiyordu. "Ben çerime bir ders vermeye çalışıyorum o işime burnunu sokuyor." Gediz kaşlarını havaya kaldırarak dudaklarındaki hafif kıvrımla gülüyor ama daha çok geri tutmaya çabalıyor gibiydi. "Kam'a karşı bir şey yapmayı düşünmüyorsun herhalde Yüce Öge?" "Denemem hoşuna giderdi tabii." İlter ona meydan okuyan üstten ama muzip bir bakış atıp sandalyesine oturdu. "Hakan'ın karşısındaki acınası halimi hayal ederek eğleniyor musun yoksa Gediz?" Adam omuzlarını silkerek şöyle bir etrafına baktı. "Odayı nasıl düzenleyeceğimi düşünüyordum. Masayı pencerenin oraya alırım diyorum, ne dersin?" İlter başını sallarken Gediz de sonunda masanın önündeki sandalyeye oturdu. "Kız gitti mi?" Uya'nın bahsi ile İlter'in yüzündeki gevşeyiş önce yorgunluğa ardından da ciddiyete büründü. Arkasını yaslanmış, başını geriye atarak kısa bir anlığına gözlerini yummuştu ki dikleşerek dirseklerini masaya dayadı. "Tayan ile konuşuyor. Burada işimiz bittiğinde Kamı da alıp beraber Tımevine gideceğiz, o vakte dek çoktan kuzey yolunda olur." "Tüh," dedi Gediz, sesinde üzüntüden çok ilgi ile. "Ben de tanışırım diyordum." İlter, Gediz ile Uya'nın aynı masada oturduğunu hayal ettiğinde yüzüne muzip bir gölge belirdi. "Daha benim dırdırıma katlanamıyorsun, Uya'nın dili ile baş edemezsin." Gediz ona her ne yanıt verecekse tıklatılan kapının altında kalmıştı. Açık kanattan ilk önce çe…