beşin beşi; kılıcın dengesi bozulduğunda
Yazar: bizâr

• Bir çeriye meydan okuduğunda hayatta on yedi döngü gerideydi ve yenilmez olduğuna inanıyordu. Sokaklarda büyüdüğü, yaşıtlarının hatta büyüklerinin dahi ebeveynlerine ihtiyacı olduğu çağlarda kendi kendini yetiştirdiği ve her şeyi tek başına yüklenerek hayatta kaldığı, karnını doyurmakta hiç sorun yaşamadığı bir hayatın sonunda Uya fazlasıyla özüne karşı inançla doluydu. Yipören'in Çeri Sühe Deresi yakınlarında bir köydeydi o günlerde Uya. Bir demircinin yanında çak eğitimi almaktan sıska kolları gün geçtikçe kaslarını beli eden kıvrımlarla şekilleniyordu. Birkaç hafta öncesinde Yipören'in adım başı bir tane bulunan yiphanelerindeyken kollarında güç bulamıyordu oysa. Fakat yün tozundan öksürük krizlerine girdi, iğneleri parmaklarına batırdı, boya kazanlarında kendini yaktı derken dediler ki kızım sen bu işi bırak istersen çünkü Uya (her ne kadar asla kabul etmeyecek olsa da) kilim işinde hiç iyi değildi (dikkatini verse yapardı muhakkak ama aklı hep başka yerlerdeydi ve kilimler de ilgisini hiç mi hiç çekmiyordu). Maha Ana onu eğirmen ile kovalarken, arkasında harıl harıl yanan ocağın ısısından açık kolları ve yüzü terle ıslanmış, yine de işine ara verip genci kovalayan yaşlısını izlerken Demircibaşı Nahar'ın kahkahası tüm köyde gürlemişti. Fakat Maha Ana "Madem seni bu denli eğlendiriyor, al sen bak bu deliye," deyince Nahar'ın tüm yüzü düşmüş, ne edeceğim bu cılız kızla diyerekten bir Uya'ya bir de arkasını dönüp giden yaşlı kadına bakıp çare aramıştı ama nafile. Fakat Uya adamın endişelerini boşa çıkararak canla başla çalışmış, kilimlere gösterdiği (!) çabanın hiçbir şey olduğunu kanıtlamıştı. Böylece dinlenme aralarında Maha Ana ve kadınlar ile oturup boyalar için toplanan meyvelerin birazı ile yaptıkları suları içerken Nahar'ın yanında alet edevat yapımını öğreniyor, kılıçlar ve ok uçları hakkında bilgiler ediniyordu fakat pek yaptıkları söylenemezdi çünkü Nahar hanımlara yardımı dokunacak iğne, makas, kirkit uçları gibi kilimcilikte kullanılanlara odaklanmış vaziyetteydi. Uya bölge çerilerinden birilerinin ihtiyacı çıksa da yolu Nahar'a düşse diye her gece ortaya dua ediyor, dinleyen birileri varsa üstüne alınırdı elbet diye düşünüyordu. Sonra köye bir Orta vardı. Uya bu esnada uyuyor, üstünde eski bir entari dışında hiçbir şey olmadan döşekte yüz üstü uzanmış terler içinde kalmıştı. Kaşları çatıkken bir şeyler sayıklıyor, açılmış dudaklarından yastığına akan salyası dahi onu uyandıramamıştı. Güneş neredeyse tepelerine çıkmışken ve horozlar onu uyandırmaktan pes etmişken bir oğlan çocuğu adını seslenerek kapısını yumruklamaya başladı. "Uya uyan, Uya çeriler geldi kalk! Kalksana, sana diyorum uyan be artık; gün üzerine çökecek bu neyin uykusu böyle. Kalksana." Sonra koştu ve odası olduğunu bildiği duvarda içeriden tülle örtülü pencere açıklığından içeri uzanmaya çalışıp (boyu henüz yetmiyor, bunun için de parmak uçlarında yükselerek ucundan karşı duvara kadar görebiliyordu) bağırmayı sürdürdü çocuk. "Uyan Uya, Uya-nsana. Sen ölünce arkandan uya amma da uyur ya diye türkü yazacaklar." Uya en son kafasına çarpan sertlik ile uyandığında ayık gözlerle etrafa baksa dahi nerede olduğunu anlaması zamanını almıştı. "Sonunda kalkabildin! Öldün sanmıştım." Pencereden gelen sesle birlikte terden kafasına yapışmış saç tellerini geriye ittirerek döşekte dizleri üstünde yükseldi ve dışarıdaki çocuğa bakmak için örtüyü kenara ittirdi. "Rüyamda biri bas bas bağırıyordu, sendin demek. Biri ölmediyse ne uyandırıyorsun beni Dirim?" "Orta geldi diyorum köye, çeri görmek istemiyor muydun? Kalk gel işte." Uya duyduğu orta ile anında ayaklanmış, çocuğu dinlememişti bile. Döşekten kalkayım derken ayağını ters bastı önce, sonra tekrar kalkayım derken entarisinin ucuna takıldı ve ikincisinde yerde devrilmiş halde kaldı. "Aman be!" diye bağırdı gürültüyle, Dirim'in ucundan beliren gözlerini ve çatılmış kaşlarını görerek "Sus be," dedi, çocuk tek kelam dahi etmemişti oysa. Önce sakince oturdu, entarisini düzeltti ve kendisini kokladı. "Leş gibi te…