ikinin dördü; kuş omzuna konduğunda
Yazar: bizâr

• Odasına girdiğinde küreği yatağının üzerine attı, kalbinin sesinden başka hiçbir şey duyamıyordu. Sepet yere düştü, içinde kalan elma yuvarlanarak yatağın altına gitti. İğne o an aklında yoktu. Kurtuldum diyordu. Ölümü atlattım. Fakat sakinleştiğinde ve iğnenin orada olmadığını fark ettiğinde kendisini ortalık yere kusarken bulmuştu. Tüm vücudu titriyor, kendisini durdurmak için zihninde sakin bir köşe bulamıyordu. İnanmıyordu, inanıyordu; aynı anda birden fazla duygu içerisinde kıvranıyordu. Kusmuğunun kokusu daha da midesini bulandırınca öğürmeye devam etti, hiçbir şey çıkmasa da midesinden boğazına yükselen acı canını yakıyordu. Gözleri yaşarmış, nefes alamıyor ama sonra tüm gün yetecek kadarını içine çekiyordu; ekşimiş hava boğazını daha da yakıyor sonra da yoğun hava seslerinden oluşan bir öksürük krizine giriyordu ama bunu da kapalı dudakları ardında tutmak adına neredeyse boğuluyordu. Güzey titremeleri arasında kusmuğunun yanı başında uyuyakaldı ve horoz ötüşüyle gözlerini açtığında iğne burnunun ucunda duruyordu. Ayılmak için zamana ihtiyaç duymamıştı, beyni tehlikeyi sezdiği gibi Güzey'i kaldırmış, genç kadın elleri üstünde geri geri giderek küçük odasının duvarına dayanana kadar kaçmıştı. Neden geri geldin ki? Güzey önce korktu, sonra nefret etti ve ardından öfkeden deliye döndü. İğne mezara geri dönene dek onu mu takip edecekti şimdi? Yüzünü avuçları arasına aldı, eksik dilindeki berbat tadı yok etmek için ağzının içinde dolandırdı, tükürüğü ile temizlemeye çalıştı; yanağında hissettiği kurumuş kusmuğundan tiksinerek kaçtı ve talihine küfür etti. Aziz Tali ondan yalnızca bir tükürük alabilirdi bundan sonra. Odasını ve kendisini temizledi; ne yatağının üstündeki küreğe ne de yerde dokunmadığından olduğu gibi duran iğneye baktı. Evin kalanı hala sessizdi, Neza'nın geceyi uzatmasından günü kısaltacağını biliyordu Güzey, bu yüzden dükkânı açmadan önce oyalanacak epeyi bir vakti vardı. Mutfağa geçti, yanan midesini bastırmak için bir şeyler aldı ama ağzına attığı ilk lokmada o dilim büyüdü, büyüdü, ağzında çamura dönüştü ve boğazından geçemeyecek bir hal aldı. Suyla birlikte yutarak kalan parçaları aldığı yere geri bırakan Güzey odasına döndü. Mezarı kazmak için niyetlendiği zaman ertesi akşamdı ve artık bir küreği vardı. İğne de pekâlâ ona saplanmış durduğundan değişen hiçbir şey olmamıştı. Küreği buldum en azından dedi ve derin bir iç çektiği esnada tekte iğneyi yerden aldı. Parmak uçlarındaki karıncalanma canını sıkıyordu. Hala daha kendisine geçen bir bulaş olduğunu düşünüyor, dünden sonra buna daha da inanıyordu. Ölüm gerçekten de peşindeydi. Küreği yatağın altında ittirdi, iğneyiyse kepçesinin içine bıraktı ki ikisi aynı yerde güvenle dursun. Ardından hiçbir şey olmamış ve olmayacakmışçasına günü başlattı. Kapıyı açtı, tahta levhayı düzeltti, pencereleri ittirdi ve günlük işlerinin başına geçti. Eskiden kalan bir melodiyi mırıldanıyordu, kelimeleri kafasından geçiriyordu fakat o kadar çok tekrar etmişti ki artık doğru olup olmadığından emin değildi. Sözler birbirine girmiş, öfkeli anında bazıları değişmiş, üzgünden ifadeler karışmış ve her seferinde bambaşka bir söz dizilimine bürünmüştü. Bir aşk acısı mıydı asıl hikâye yoksa bir ayrılık mı? Oğlunu uğurlayan bir anne ya da geri dönmesi bekleyen miydi? Ölmek üzere olan birinin son düşünceleri miydi yoksa sevdiğini kaybedeninkiler miydi? Güzey hiç hatırlamıyordu. Kapı aralandı, içeri soğuk girdiğinde Güzey ürperdi; ağır adımlar duydu ama dikişini istediği noktaya getirmeden başını kaldırmadı. "Bir ağıt mırıldanıyorsun," dedi ölüm ve Güzey dişlerini sızlatan soğuğu içine çekip sandalyeyle birlikte kendisini geriye ittirdi, sanki kaçabileceği bir yer varmışçasına. Başı en tepeyi silip süpürüyor, kıyafeti yerlere yayılıyordu. "Ölümden kaçmaya bu kadar meraklı birisi için ilginç bir seçim." Güzey yanıt vermek istiyordu istemesine fakat yapabildiği tek şey dudaklarını birbirine bastırmak, ağrıyana dek çenesini sıkmak ve bakmaktı. Gözlerini kırpmazsa eğer ona zarar vere…