ikinin ikisi; inanmadıkları peşine takıldığında
Yazar: bizâr

• Doğum ayının dördüncü gününde ölümden korkuyor ve bir mezar kazmayı düşünüyordu. Horoz vaktinde başı çatlarken taze ekmek ile fırından dönüyordu Güzey, gözleri attığı adımlarında ama görüntüler bambaşka yerdeydi. Karanlığı, mezarlığı düşünüyordu; ruhlar diye fısıldıyordu küçüklüğündeki kocakarılar kulağına ve ona musallat olabilecek binbir türlü varlığı hayal ederken titriyordu. Olmayabilirler de diye hatırlatıyordu iç sesi ama Güzey her an her şeyin var olabileceğine inanıyordu. Ruh olmazsa insan olurdu ama bir şey olurdu işte. Işık yakamayacağı konusunda kendisi ile hemfikir olmuştu çoktan ama göz görmez yolu nasıl geçecekti ve doğru mezarı nasıl bulacaktı onu bilmiyordu. Belki minik, minnacık bir mum alevi ile gezse halledebilirdi ama sonra kürek taşıması vardı. Bulurdu elbet, insanlar soru da sormazdı üstelik, ona takılan pek yoktu. Bir bekçiye yakalanmaması gerekiyordu, asıl problem burada başlıyordu. Tabii yalvarma gününün gece duasına denk getirirse o başka ki bu da ertesi gündü. "Yolda tüm ekmeği yedin sandım. Hadisene kız!" Neza, Güzey daha içeri giremeden elinden kaptığı ekmekle sofraya döndü. Genç kızın sessizliğine alışkanlığından kendi kendine konuşur, azarlar ve hiç yanıt beklemezdi. Güzey cevap vermek isterdi aslında ama insanların pek sabrı yoktu çünkü kendine ait işaretlerinden kimse anlamıyordu, Neza da okuma bilmiyordu ki Güzey'in yazmak hakkında hatırladıkları o kadar kısıtlıydı ki bilse de Güzey ne kadar anlatabilirdi emin değildi. Böylece sessizliği kabullenmişti ama öfkesi içine akıyordu. Sıktığı dişleri çenesine ağrı yayıyor, bakışları kelimelere ihtiyaç duymadan nefretini dışarı taşıyordu. Biri ona bakarsa bunu görebilirdi ama kimse de bakmıyordu. "Bugün seyyar geliyor, yeni kumaşlar var mı diye bakacağım; dükkân sana emanet. Sakın birilerine indirim yapayım deme, kulağımdan kaçmaz paralarım seni. Kervan vakti de yaklaşıyor ayrıca, hızlanmamız lazım ki satacak parçalarımız çeşitlensin. Kime diyorum? Hızlı ye biraz." Güzey'in bitirmesi gereken elbiseler, yamaması gereken pantolonlar ve dikmesi gereken ölü giysileri vardı. Fakat sonuncusuna dokunmak istemiyor, elindeki iğneden kurtulmadan bir başkasının riskini göze alamıyordu. Neza gittiğinde alt kata inip kendi sandalyesine oturmak üzereydi, tam iki büklümken durdu, dün geceyi orada geçirmiş olan iğneden tahtaya ölümün geçip geçmediğini düşündü ama sonra bunun mantıksız oluşunda karar kıldı fakat Güzey tüm bu meseleyi baştan sona mantıksız bulduğunu hatta belki inanmadığını ama buna rağmen kafaya takıp bir an önce kurtulmak istediğini kendine hatırlatıp doğruldu. Sandalyeye bakıyordu şimdi. Gözüne daha pis geliyordu, daha kararmış. Etrafını soğukluk ele geçirmiş gibiydi, hatta yanına yaklaştığında ürperivermişti bile. Kesinlikle riske atmayacaktı. Neza'nın daha geniş, daha rahat ve minderli oturağına kaydı bakışları. Daha önce hiç aklından geçmeyen bir şeydi bu ama kadın hava kararana kadar gelmezdi ve Güzey'in ayakta çalışması, dahası yerde oturması söz konusu dahi olamayacağından boş dükkânı da ikna etmek istercesine omuzlarını silkti ve kendisini minderin üzerine attı. İğne iplik ve tezgâhta yığılı işlerden birini (ölüye ait olmadığına özellikle dikkat etmişti) alarak bir geçirdi, iki uzattı, üç tekrarladı ve dördüncüde açık pencereden biri içeriye uzandı. "Pişt," dedi. "Ne yapıyorsun? ... He, elbise, doğru. Her zamanki iş. Sıkılmıyor musun hiç? Hayır mı? Öyle olsun, ben çok bunalıyorum biliyor musun? Usta habire iş veriyor, nefes alamıyorum. Başımızda sürekli azarlayıp duruyor—" Bu, Güzey'in yalnız kaldığında başına sık gelen bir durumdu. İçlerini dökmek ve ustalarına, annelerine, kocalarına, Azizlere, Aziz elçilerine ya da Kamlara, hükümdara, çerilere ve gırla, söylenemeyen herkes (tabii bunlar etraftan kimselerdi, yoksa falanca köydeki kim kalkıp da dilsiz bir kıza için dökmeye gelirdi, değil mi? Her şey olabilirdi pek tabii...) Güzey'e gelirdi. Bazı oğlanlar da uğrardı, adamlar da. Eskiden farklı niyetlerle an kollayan bakışlar yakalamış, adı…