birin dördü; seçilmiş olan öldüğünde
Yazar: bizâr

• Burnuna önce nem çarptı. Islak ve küflüydü koku. Çürük genzini yakıyor, ardında ekşi ve metalimsi bir tat bırakıyordu. Dilinin kuraklığı dudaklarının çatlaklarına yayılıyor, burun delikleri bataklığın ağır kokusu ile dolarken midesine doğru uzanarak çalkantıya sebep oluyordu. Uruk kusacağını hissediyordu ama bir bedeni yoktu. Yürüyordu ama adımları nereyi buluyordu göremiyordu. Ayak tabanlarının çıplakmışçasına acıyor oluşu bedensizliğini açıklamasını zorlaştırıyordu. Sis vardı, karanlık vardı ve sesler gelip gidiyordu. Yalnız mıydı kalabalıklar arasında mı emin değildi. Sessizliğin kulaklarındaki baskısını duyuyor , uğultu beynini karıncalandırıyordu; boşluğun yanıtını işitiyordu ama dört bir yandan gelen fısıltıları da susturamıyordu. "Kimse var mı?" diye bağırdı ve kelimelerinin ondan uzaklaşışını dinledi. "Yolbars!" dedi belki hayvan onu duyar ve yardım eder diye ama terk edildiğini biliyordu, ölümde dahi aşağılayıcı kor bakışlar zihnine kazınmıştı. Dudakları bir kelimeyi daha şekillendirdi ama ses vermedi. İlerledikçe sislerin içinden karanlığı seçebilir oldu. Altında zemin yer yer çamurla kaplı bir düzlük olarak uzanıyordu, kızıl güneşin altında kan gibi parlayan minik su birikintileri vardı; kayalıklar kâh sonsuzluğa yükseliyor kâh minik bir tepecik kadar çıkıp iniyordu, uzaklarda mağaraları seçebiliyor, iki adım attığında kendisini hemen girişinde buluyordu. Soğuk taş kokusu onu titretti, dilinde küfün tadını aldı ve bir şeyler fazlasıyla yanlış hissettirdi. "Geri dönmek istiyorum. Burada olamam, olamam hayır. Geri git, geri git hadi. Uyan Uruk, uyan." Kalbi sıkışıyordu ama atmıyordu. Hareketsizliği hissediyor ama göğsündeki sıkışmayı da duyumsuyordu. Hangisi gerçekti? Uruk ölü bir bedende, canlı bir zihnin geçmiş hislerinin hayaleti arasında sıkışıp kalmıştı. " Ben bir tohumum, karanlığa ekilen umudum, " dedi annesinin sesini zihninde canlı tutmaya çalışarak. " Korkak hayvanın ayında doğdum, en cesur yavruyum ben öyle ki duvarları kırarak özgür kalarak yolumu bulurum." Bunu bir duaymışçasına tekrar etti durdu. Sisleri eliyle dağıtmaya çalıştı, adımlarını daha sağlam attı ve bir çıkış aradı. Ben bir tohumum dedi zihninde, karanlığa gömüldüğünden elbet güne ulaşacağına inanmaya çalışarak. Oysa bir zamanlar annesine kızardı. Onun için söylediği ninni yaş aldıkça utanç kaynağı oluvermişti. Kendisini böyle iyi hissettiremeyeceğini bağırır dururdu kadına ama dizlerine kapanarak ağladığı her günün şafağına kadar aynı deyişi dinlerdi ve Uruk içine dolan huzuru ona hiçbir zaman itiraf etmezdi. Kadın biliyordu tabii, Uruk bildiğini biliyordu. Hava Uruk'a karşı koymaya başladı. Bacağını kaldırması zorlaştı, adımları ağırlaştı; bir sıkıntı yaşamaması gerekiyordu ama nefes alamadığını hissediyordu. Kafası karışmış bir halde tuhaflıklar onu güldürdü ve Uruk sinirlerinin yıprandığını hissetti. Kendisini ittirirken gülmeye başladı. "Bırak da geçeyim," dedi boşluğa ama birilerinin onu duyduğunu biliyordu. İzleniyordu, bakışlar üzerine biniyordu. "Bırak geçeyim!" "Öyle olsun," dedi bir ses; aynı anda hem tok hem aç bir ses. Ve Uruk kendisini ormanda buldu. Baskı dağıldı, göğsündeki sıkışma gitti; nefes alabiliyordu ve ayaklarının altındaki toprak mükemmel hissettiriyordu. Üstüne bakındığında göğsündeki delikle birlikte perişan haldeki giysilerini gördü. Demek ayakkabılarımı çaldılar, diye düşündü. Onları geri alması gerektiğinin öfkesiyle bir sağa yürüdü bir sola, durdu arkasına baktı ama her yer aynıydı ve ağaçların hiçbiri tanıdık gelmiyordu, artık o nasıl olacaksa, bilmiyordu ama avcılar ormanlarını tanır derlerdi. Uruk benzerlik yakalayamadığı için daha da fazla sinirlendiğini hissederek olduğu yerde çırpındı, öfkeyle bağırdı. Yolbars'a ve iyelere lanetler okudu. Belki de yanlış yerdeyimdir , dedi sonra. Pek tabii başka bir ormanda olması olasıydı, hatta dünyanın öbür ucunda bile olabilirdi şu an. Herhangi bir yön seçerek yürümeye karar verdi. Karşısına muhakkak bir insan çıkardı. Duyduğu su sesini takip ederek akıntıya ulaştı,…