birin üçü; yol terk ettiğinde
Yazar: bizâr

• Ok deriyi deldiğinde Yolbars başında dikiliyordu. Uruk zaman dilimini algılayamadığı kısa bir an birikintisinde birkaç farklı hisle çevriliydi: Metalin ferahlığı, derisindeki yanma ve batma ve yarılma, oraya ait olmayan parçanın zorla içeri girmesi, kemiklerindeki darbe ve ona ait olan, yumuşak, daha önce direkt olarak hiçbir temas hissetmediği organındaki gerilme, delinme ve içine yerleşme. Kalbi tekledi. Kanı yolunu şaşırdı. Artık damarlara ulaşamayan can önce göğsündeki delikten sızdı; boğazında birikti, bir şelale oldu dudaklarından aktı. Geriye sendeledi, onu bir ağaç tuttu. Gayriihtiyarî kalbine giden parmakları kanla kaplandığında eli sırtına değen sert kabuğa gitti; destek arar gibi, birini arar gibi. Yolbars yalnızca izledi. Tüm gün ormandaydı Uruk, obaya dönmemişti. Annesi uyandığında onu göremediği için hafif çatık kaşlarla minderine bakmış olmalıydı. Ardından yayını göremediğinde ava gittiğini anlamış, başını iki yana ah bu çocuk der gibi salladıktan sonra Gök'ten oğlunun sağ salim geri gelmesini dileyip günlük işlerine gitmiştir. Sonra hava kararmış, avcılar etlerle gelmiştir kesin, Uruk onlarla değildi tabii. Hiçbir zaman olmamıştı. Annesi bu noktada endişelenmeye başlamıştır muhakkak. Obadakilerle konuşmuş, oğlunun dönmediğini söylemiştir, Uruk yapmamasını milyon defa tekrar etmesine rağmen hiç vazgeçmediği bir huyuydu kadının. Endişeleniyorum diyordu, ne var bunda? Sonra gecenin kötülükleri üstlerine bindiğinde çadırlarına dağılmışlardır ama annesinin içinde, tam göğsünün olduğu yerde bir yumru vardır, midesine oturan bir musibet; yukarı tırmanan, kök salan ve ağzına uzanan huzursuzluk... Uruk ağaca dayalı halde ölürken aklında bunlar vardı. Keşke sabah onu öpseydim , diye düşündü boğulurken. Sesler duyuyordu ama tüm dünya uğultu ve bulantıdan ibaretti. Gözleri karanlıkta hiçbir şeyi seçemiyor, görüş alanında dikilen Yolbars'ın gözleri kor gibi parlıyor, netsizlikte birbirine girerek büyüyor ve bir alev yığını oluyordu; kulakları çınlıyor ve ezilen yapraklar mı insanların bağırışları mı yoksa Bars'ın yüzüne üflenen solukları mı olduğunu ayırt edemiyordu. Sönen kalbi kulaklarında atıyordu. Yine. Yazık oldu, diyen Bars'ın sesi zihninde yankılandığında ne hissetiğini kestiremiyordu. Üzgün müydü? Hayal kırıklığıyla mı kaplıydı? Nefesi, üşüyen yüzüne çarptığında aldığı sıcaklık öfkeden miydi? Ona yardım edebileceğini düşünüyordu Uruk. Nasıl ki tüylü bedenine dokunduğunda hayvanı iyileştirebilmişti, tam tersinin de mümkün olabileceğine inanıyordu. Ama Yolbars onu duyabiliyorsa dahi bunu belli etmedi ve ona yukarıdan bakmaya devam etti. Tam da ihtiyacım olanı bulmuşken. Beni gereksiz bir uğraşa soktun evlat. Altındaki toprağın çekildiğini hissediyor Uruk. Belki de hissettiği kendi tininin uzaklaşışıdır, bilemiyor. Boğuluyor. Annesine dönmek istiyor ama ev çok uzakta. Bedeni şimdi ağacın dibinde bir et yığını. Kalbi duruyor ve Uruk ölüyor. • Ok saplandığında Uruk'un tılsımının ipini kopardığından bedenin yanında kanla lekeli halde yatıyordu şimdi. Sahipsiz ve nazar doluydu. Bars'ın bakışları cesedin üstünde durmadı bile ama taşı gördüğünde takılı kaldı. Burun deliklerinden çıkan hava alaycıydı. Yargılayıcı ve aşağılayıcı, öfkeliydi. Şans tılsımını takmalıydı, diye düşündü. Arkasında okun sahipleri belirdi. Bars onlara dönene dek hepsi cesedin etrafını sarmış, yaylarını ölüp ölmediğini bilmedikleri oğlana doğru kaldırmıştı. O çoktan gitti, dedi ama kimse onu duymadı. Korkutmak için tasarlanmış maskeli yüzler Yolbars'ın olduğu noktadan ilerleyip hayvanın içinden geçtiler ve Uruk'un gözleri açık bedenini dürttüler. Yolbars derin bir nefes aldı, tüm dünyayı içine çekercesine ve büyüdü, o kadar büyüdü ki Uruk yanına ilk düştüğünde gördüğünden neredeyse emin olduğu boyutunun on katı kadardı şimdi. Nefesini üflediğinde orman akmaya başladı, gece gündüz oldu, mevsimler değişti, çiçekler açtı büzüştü ve kuruyarak döküldü; nehirler dondu ve ayılar uyudu uyandı besin için akan sulara daldı; iyeler evleri yaktı, evleri korudu,…