dördün dördü; duyarsız olan umarsız kaldığında
Yazar: bizâr

• "Ne oldu?" dedi Hatun Ayım dizleri üstünde yükselerek. Umaç başını yana eğmiş, Ana'nın öne düşmüş başı ve hareketsiz ellerine bakarak anlamaya çalışıyordu. Öte âlemde miydi? Ölmüş müydü? Halen daha geziniyor muydu? Umaç dalgaların hareketsizliğinden ne anlaması gerektiğini bilmiyordu. Hatun'un bakışları ikisi arasında gidip gelirken ve ayaklanıp dışarı çıkmakla kalmak arasında debelenirken Umaç, Ana'yı dürttü. "Yaşıyor," dedi elini dalgaların arasından geçirirken. "Fakat burada da değil." "Böyle olması normal mi?" Bilmiyordu çünkü dalgaların donmasına ilk kez şahit oluyordu ve Ana'dan da bu konu hakkında tek bir laf dahi işitmemişti. Fakat bunları Hatun'a söylemedi çünkü pekâlâ başından beri burada olmasını da mantıklı bulmuyordu fakat Ana, Hatun'u severdi ve yanlarında bulunmasına sık sık izin verirdi. Umaç'ın ise yalnız kalması gerekiyordu. "Evet, ben ilgileneceğim. Dinlenmesi gerekiyor Hatun Ayım. Ben-" "Sağaltıcıyı gönderiyorum." Umaç'tan yanıt beklemeden çadırdan çıktı. Arkada kalan kadının vahşi bir at misali olan öfkesi uysallaşmak konusunda sıkıntı yaşarken ve Ana da yardımcı olmak adına orada değilken Umaç derin nefesler almaya ve dikkatini Ana da toplamaya fazlasıyla çaba sarf etti. Belki de kendi haline bırakmalıyım dedi zihni. Belki de ölüme yürümesine yardım etmeliyim. Sıranın kendisinde olduğunu ve zamanın geldiğini söylemek isteyen bir işaretti belki de bu. Belki de Ana'nın gitme vakti gelmişti. Fakat... Onsuz oba çok sessiz olurdu. Onsuz Umaç sıkılırdı ve yalnız kalırdı çünkü obada kimi vardı ki? Ölmemiş, gezintide bir şey olmuştu ve takılı kalmıştı kadın. Bu bir Kam olarak Umaç'ın ulaşması gereken bir durumdu, öyle değil mi? Eğitimleri henüz bitmemiş dahi olsa tam olarak bu gibi durumlarda elini uzatmak üzere orada bulunuyordu. Şimdi Ana'ya yardım ederse birçok şeyi kanıtlamış olacaktı. Yaşlı kadına yaklaşarak elini gözleri önünde salladı ve aklarındaki kıpırdanışı gördü. Beyazın içinde dalgalanan bir akım. "Nereye gittin böyle?" diye mırıldandı Umaç, kadının başını tutup onu geriye doğru yatırırken. Davulu ayaklarından uzaklaştırıp tütsülüğü kenara ittirince kadının bağdaş bacaklarını da düzeltti. Dalgalarının donukluğunu parmağı ile dürttü, çekiştirmeye çalıştı ama tabii bunun hiçbir etkisi olmazdı. Arkasındaki tütsülükte yanan otlardan birini alıp kadının burnunun önünde gezdirdi, ne işe yaracağını bildiğinden değil, bir işe yaramasını umduğundan ama boşa bir çabaydı. Asıl yapması gereken ruhunu bulmaktı. Gezintiye çıktığı yerde ya da bedeninin yanında ama bunu yapmak için sağaltıcının gelip gitmesi gerekiyordu. Böylece Umaç bekledi. Gün üstüne binene ve bitene dek. Sağaltıcı gelip Ana'nın başından gitmeyene dek ve Umaç aynı noktada, dizlerinin üstünden inmeden, gözlerini kırpmayı unuttuğu her vakit suratına yapışan bakışları hissederek bekledi. "Daha önce böyle olmuş muydu?" dediler. "Evet," diye yalan söyledi Umaç. "Ne zaman döner?" "Vakit ne zaman gelirse." Sustular çünkü bilgileri eksikti ve Ana kutsaldı ve Umaç ona en yakın kişi olarak pekâlâ Kam'lık hakkında hepsinden daha deneyimliydi. Sonra Umaç'ı yalnız bıraktılar. • Ana yolunu bulamıyor. Bedeninden sıyrılıyor, çekiliyor ve bu biraz canını da yakıyor ama yanan eti mi ruhu mu bilmiyor. Kamçağı ile Hatun'un pür dikkat kendini izlediğini görüyor, onları ardında bırakarak çadırdan süzülüyor ve ormana iniyor. İyeleri bulacak, ruhlarla konuşacak ve belki, eğer şanslı günündeyse kaçaklar bile ona bilgi verecek ama gökler ile yerler kapısından uzak duracak. Öyle de yapıyor ama iyeleri bulamıyor. Su iyeleri onu duymuyor, orman iyeleri acılarının yanında toplanmış olmalılar diye düşünüyor ve etrafta tek bir ruh bile görmüyor. İlerliyor, yangına yanaşmaya çalışıyor veyahut etraftaki saldırganları bulur diye umuyor ama o gücü tekrar hissediyor: Yakıcı, ezici ve baskılayıcı kuvveti. Ana hislerini karıştırıyor ve sonra yönünü kaybediyor. • Umaç ikinci günün ortasında Ana'nın döşeğinin yanından ayrılmaya karar vererek onu ormanda aramaya çıktı. Buhurdanlığı yü…