dördün üçü; dalgalar donup kaldığında
Yazar: bizâr

• Umaç uykusunda sonsuz bir boşluktaydı. Karanlığın içinde parlayan altın hareleri görüyor fakat attığı her adımda boşluktan uzaklaşamıyordu. Bu bir rüya mı diye düşündü, yoksa görü mü? Soğuktu, üşüyordu ve yankılar duyuyordu. Birileri ağlıyor ya da inliyor ya da gülüyordu ama Umaç'a hepsi birden olabilir gibi geliyordu. Yürüdükçe seslere yaklaştığını duyumsadı ve sonunda sırtı ona dönük birine denk geldi. "Hey," dedi fakat çıkan yalnızca havaydı. Elini uzatarak kız mı erkek mi, çocuk mu yetişkin mi olduğunu anlayamadığı kişinin omzuna dokundu ama parmakları içinden geçti; yine de beden ona dokunulmuşçasına geriye devrildi ve buhurdanlığındaki tek ruh, ölü gözlerle ona bakarken Umaç'ın ayaklarının altı sarsıldı. Ona adını sormadım diye düşünüyordu kadın sallanırken ve yer yarılırken ve gökte yıldızlar belirirken ve yıldızlar bir araya gelirken ve yıldızlar yanarken ve yıldızlar üzerine çökerken. Umaç gözlerini açtığında solukları dahi her şey normaldi. Ne keyifsiz bir rüya diye düşündü. Kalkmak için acele etmedi, dışarıdaki havanın henüz aymadığını seziyor, uyanık birkaç kişinin dalgalarını çadırın kumaşından dahi hissedebiliyordu. Rüya mıydı görü mü diye sordu kendisine tekrar. Birbirinden nasıl ayırması gerektiğinden emin değildi, eğer bir görüyse bu ruhla tekrar konuşması gerektiğini mi gösteriyordu diye merak etti Umaç fakat önce yemek yemeliydi. Gün ayana değin gözleri açık halde yatmaya devam etti ta ki horozlar ötene, dışarıda hareketlilik artana ve yan yurttaki Ana'nın uyandığını dalgaları haber edene dek. Umaç bununla birlikte kalktı, üzerini giyindi, yüz boyalarını sürdü, keselerini ve kemik parçalarını ve tüylerini beline astıktan sonra başlığını geçirdi. Çadırdan çıkmak üzereydi ki buhurdanlığı hatırladı. Gidip sandıktan aldığında bir hareketlilik görmeyi umuyordu ama karşılaştığı tek şey soğukluktu. Topu salladı, kulağını dayadı ve "Orada mısın?" dedi. Yanıt gelmeyecekti elbette ama bir duman görmeyi bekliyordu. Hiçbir şey olmadı. Umaç topu fileden bir ağın içine bırakıp tepesini sıkıca bağlayarak kendisine beline asacak bir halka haline getirerek torbalarının yanına yerleştirdi. Şimdi her yürüdüğünde bacağına çarpan bir buhurdanlığı vardı ve bundan pek memnundu. Böylece herkes Ana'nın onu sonraki aşamaya geçirdiğini görebilecekti. Fakat çadırdan çıktığında obadaki hava onu memnun etmedi. İnsanlardan gerginlik dalgaları yayılıyor, her biri Umaç'ın etrafında bulanıklığa sebebiyet vererek yolunu görmesini zorlaştırıyordu. Hayvanların yanından geçti, çamaşır yıkayanların suratlarındaki ifadeyi izledi: Üzgün ya da korku muydu? Anlayamıyordu çünkü her birinin suratında farklı bir çizgi okunuyordu. Ana'yı bulmak ve ona sormak üzere etrafına bakındı ve kadının dalgalarını otağın orada buldu. Nöbetteki alpler onu gördüklerinde kenara çekildiler, Umaç her zamanki gibi dalgalarının köşelenişine tepkisiz kaldı. İçeride masanın etrafında toplanmış yalnızca birkaç kişi vardı ve hepsi de köşeli duygularla kaplıydı. "Umaç, gel kızım," dedi Ana elini uzatarak. Kadının yanına giderken otağdaki atmosferin gerginliği Umaç'ın tüm gözeneklerini ele geçirmiş haldeydi. Alpbaşı Almış, Oba Beyi'nin sağında durmuş, yumruk elleri masaya dayalıyken çatık kaşlarıyla başka gözler için rastgele dağıtılmış gibi durabilecek kemiklere, taşlara ve iplere bakıyordu. Oba'daki işleri takip eden Bayna, saçları yataktan yeni kalkmışçasına karmaşa içerisindeyken tüm odağıyla Bey'in çaprazında, Umaç ile Ana'nın karşısındaydı. Bey'in solunda ise Hatun bulunuyordu. Saçları birden fazla örgüyle bir ağ misali birbirine tutturulmuşken aralardaki boncuklar, gümüş halkalar ve zincirlerle süslüydü. Uzaktan görülemese de üzerlerinde semboller olduğunu herkes biliyordu; Umaç, Ana ile birlikte özenle hazırlanmasına yardım etmişti. Başında da yine yanlardan bu süslemelerin perde misali sarktığı bir başlık vardı, elbisesinin kolları bileklerinden itibaren genişleyerek aşağı dökülüyordu ve mavinin en güzel tonundan yapılmıştı. Umaç bakışlarını masaya indirdiğinde nehi…