4.ÖLÜ RUHLARIN YAŞAMI
Yazar: Hüsna Çetin

4.ÖLÜ RUHLARIN YAŞAMI Veles’in gidişinin ardından Adel yaklaşık yarım saat aynı pozisyonda oturup iyileşmiş kollarına baktı. Kolları tıpkı eskiden olduğu gibi sağlıklıydı; herhangi bir yanık izi kalmamış, sanki bu cezayı hiç almamış, kolları hiç yanmamış gibiydi. Ancak nasıl olur da bir yılan onu bu kadar iyi bir şekilde iyileştirebilirdi ki, kolunun acısını geçirmesi Adel’e tuhaf gelmese de yanık izinin tamamen yok olması epey ilginçti. Veles, Adel’in düşündüğü gibi sıradan bir yılan-insan değildi. O tamamen farklı bir yerden gelmiş bir insandı ve Adel’in anladığı kadarıyla bilimle açıklanamayacak bazı güçleri vardı. Her ne olursa olsun en azından artık kolunda yanık izi ve dayanılmaz bir acı yoktu. Biri bu fark ettiğinde nasıl açıklama yapacağını bilmiyordu, bu nedenle uzun bir süre bunu saklayıp ardından iyi bir yanık kremi oluşturduğu yalanını söyleyebilirdi. Ne de olsa artık her halükarda halkın gözünde bir yalancıydı, yaşamak için birkaç yalan daha söylemesinin bir sakıncası yoktu. Bir süre sonra oturmayı bırakıp kitaplarının hepsini önüne aldı ve parmağındaki yüzüğü çıkarıp bir mum yardımıyla içindeki yazılara baktı. Harflerin çoğu kaligrafik bir yazı tipine sahip olsa da bazıları yalnızca bir şekilden ibaretti. Latin alfabesine hiçbir şekilde benzemediği için Adel şimdiden birçok dili elemişti ama zaten bu dilin Dünya’ya ait olmadığına emindi. Dünya dillerininin hiçbirinde böyle bir alfabe yoktu ve zaten Veles’in ırkı da bir Dünya dilini kullanmazdı. Bir Vert dili olduğu apaçık ortadaydı ama Adel bu gezegenin dillerine dair çok fazla kaynağa sahip değildi. Kitapların arasından Zahra’nın kendisine verdiği kitapları ayırıp diğerlerini kaldırdı. Elindeki kitapları kurcalayıp bu alfabeye sahip bir dil bulmaya çalışsa da kitapların çoğu sadece Esperanto diline ait bilgilerle doluydu. Adel sıkıntılı bir nefes verip kitabı elinden bıraktı. Daha önce bu alfabeyi bir kitapta gördüğüne adı kadar emindi ama tam olarak nerede gördüğünü bir türlü hatırlayamıyordu. Kitapların hepsini Zahra’dan alalı uzun süre olmuştu ve Esperanto’yu öğrendikten sonra kitaplara hiç bakmamıştı ama oralarda bir yerlerde o dilin olduğuna emindi. Kitapların geriye kalan kısımlarını da incelemeye başladığında kitaplardan birinin arasından küçük bir cep kitabı çıktığını görünce hızla eline alıp açtı. İçinde el yazısıyla yazılmış yazılar olduğunu fark ettiğinde adeta gözleri parladı. Defterin ilk sayfası yüzüğün içindeki yazının yazıldığı alfabeyle yazılmıştı. O an Adel bu dilin Zahra’nın yıllar önce kendisine üstünkörü bahsettiği unutulmuş ve isimsiz dil olduğunu hatırladı. Söylediğine göre bu dil çok eski uygarlıklara aitmiş ve kimse bu dili kullanmazmazmış ama şu an Veles ondan bu dili öğrenmesini istediğine göre belli ki Zahra ona doğru bilgi vermemişti. Adel zaten yıllar önce dilin yapısını, alfabesini, basitçe nasıl konuşacağını ve okuyacağını öğrenmişti ama bu bilgilerin üstünden epey zaman geçtiği için biraz pratik yapması gerekiyordu. Dil, yapısı gereği sert ve hızlı konuşulan bir dildi. Adel dildeki çoğu kelimede iki ünsüzün yan yana kullanıldığını fark ettiğinde birinden bu dili duymasının epey hoş olacağını düşündü. Acaba Veles de bu dilde konuşabiliyor muydu yoksa sadece Vert diliyle İngilizce mi biliyordu? Adel, ona İngilizce öğretenin kim olduğunu merak etse de Veles’i kafasından çıkarıp dili çalışmaya geri döndü. Çünkü eğer kısa sürede yüzüğünü ona geri götürmezse Veles tekrar buraya gelebilirdi ve bu Adel’in istediği son şey bile değildi. Adel, sabahın köründe başlayıp neredeyse öğlene kadar dile çalışıp kelimeleri ve en çok kullanılan cümleleri ezberledi. Dile daha önce de baktığından kısa sürede çoğu şeyi öğrendi. Alfabedeki yirmi bir harf beş ünlü, on altı ünsüzden oluşuyordu ve her harf Latin alfabesindeki bir harfe denk geliyordu. Ancak dilde f, j, i, w, q gibi bazı harfler yoktu. Türkçe’de kullanılan ç, ö, ü, ğ gibi harfler de yoktu. Dizilimi ise Türkçe’de olduğu gibi özne, nesne, fiil olarak ilerliyordu. Adel bu dizilimdeki dillere…