KIRIK IŞIK
Yazar: Şahnaz

Kimse karanlığa doğmazdı ama bazıları ışığın olduğu yere hiç ulaşamazdı. Kimi kendi istekleriyle, kimi ise kaderin onun için yazdığı yazıya boyun eğerek… Peki, ben hangi taraftaydım? Ne istediğimi tam olarak biliyor muydum, yoksa önümde uzanan yola gözümü kırpmadan yürümeyi mi öğrenmiştim? İnsan bazen neyi seçtiğini bilemezdi; çünkü bazı yollar seçilmiş gibi görünse de, aslında sadece önüme konmuştu. Ben ise hala yolunu bulamamış, oradan oraya savrulan, yaprakları dökülmeye yüz tutmuş sıska bir ağaç gibiyim. Karanlık odamın tek ışık kaynağı masamın üstünde yanan gece lambasıydı. Soluk sarı ışık duvarlara çarpıyor, gölgeleri birbirine karıştırıyordu. Camdan görünen göz alıcı yıldızlar beni her zaman ki gibi kendilerine çekiyordu. Küçükken yıldızları tek tek saymaya çalışırdım. Her biri bana bir şeyler fısıldıyor gibiydi. Biri annemin varlığını, bir diğeri babamın hayalini, biri ise asla içimde var olmayan huzurun umudu. Şimdi ise sadece bakıyorum. Artık yıldızlar konuşmuyor sadece parlıyorlar. Elimdeki yüzükle oynarken annemin bana bu yüzüğü verdiği ilk gün geldi aklıma. O gün hayatımın belki de en önemli günüydü. GEÇMİŞ Eve geldiğimden beri ödevlerimi bitirmeye çalışıyordum. Ödevlerimi hızlıca bitirip dışarı çıkmam gerekiyordu. Arkadaşlarım dışarıda oyun oynuyordu. Eğer erken gidersem belki beni de bu sefer aralarına alırlardı. Ben bu güne kadar onların oynadıkları oyunlara dâhil olmamıştım. Neden beni aralarına kabul etmediklerini bilmiyorum. Bugün benim doğum günüm, on yaşına girdim ama kimse kutlamadı. Okulda hiç arkadaşım yoktu. Kimse benimle arkadaş olmak istemiyordu. Sebebini sorduğumda ise babamın olmadığını, bu yüzden benimle oynamamaları gerektiğini söylemişlerdi. Nedenini anlamamıştım ama babamın olmaması beni bir kere daha kırmıştı. Keşke babam olsaydı. Onu çok merak ediyordum. Ben daha doğmadan babam ölmüştü. Annemin dediğine göre trafik kazası geçirmişti. “Efsa, ne yapıyorsun kızım?” annemin yanıma oturması ile bütün odağım dağılmıştı. Bu sabah okula gitmeden önce annem doğum günümü kutlamış, hediyemi ise okuldan gelince vereceğini söylemişti. “Ödevlerimi yapıyorum annecim, bittiğinde dışarı çıkabilir miyim?” annemin yüzüne buruk bir tebessüm yayıldı. “Tabi ki çıkabilirsin ama ondan önce sana hediyeni vermek istiyorum.” Heyecanla yerimden kıpırdandım. Acaba annem bana ne almıştı? Her doğum günümde o sene ne istiyorsam onu alırdı. Elini bana doğru uzattığında avucunun içinde küçük kadife bir kutu vardı. Kutuyu alıp kendi avucuma koydum. Heyecanlı bir şekilde açınca içinde zincire takılmış bir yüzük karşıladı beni. Şaşkın gözlerle anneme baktığımda açıklama yapmaya hazırlanıyordu. Kimindi acaba bu yüzük. Çok güzeldi. Altın rengindeydi. Biraz kalındı ama bu yüzüğe ayrı bir şıklık katıyordu. “Efsa’m, güzel kızım, sen artık büyüdün ve benim sana bu yüzüğü verme zamanım geldi. Bu yüzük senin için çok değerli birine ait. Sen doğmadan önce bir sözüm vardı. Sen on yaşına gelince sana verecektim, geldin de. Bu, babanın yüzüğü güzel kızım, senden bunu saklamanı istiyorum. Artık sana ait. Nerede olursan ol hep yanında olsun, hiç kaybetme. Ne zaman zorlansan ya da kaldıramayacağın yüklerin altına girdiğini hissetsen babanı hatırla. Her zaman yanında olduğunu hatırla.” Annem bana babamın yüzüğünü mü veriyordu? Babamın bende hiçbir eşyası yoktu. Anneme ne zaman sorsam bana hep ‘Babanın eşyaları bende yok.’ Derdi. Buna şaşırırdım. Babamın eşyaları nasıl annemde olmazdı ki? Ama şimdi, ilk defa benim için en değerli olacak olan hediyeyi alacaktım annemden. Gözümden yavaşça süzülen gözyaşını hemen sildim. Ben babama çok bağlı bir kızdım, onu hiç görmememe rağmen her zaman bana karşı olan sevgisini hissetmeye çalıştım. Çok özenirdim babası yanında olan çocuklara. Benim babam asla yanımda olmayacaktı ve ben bu duyguyu hiçbir zaman tadamayacaktım. Annemin elinden zinciri alıp boynuma geçirdim. “Söz veriyorum anne, babamın yüzüğünü hiçbir zaman yanımdan ayırmayacağım.” ŞİMDİKİ ZAMAN Bu yüzüğe tutunuyordum. O gün bu yüzüğü yanıma aldım…