Kırmızı Kasa
Yazar: Mehmet Korkmaz

Kırmızı Kasa Yüzbaşı Cemal, önündeki masaya iki elini birden sertçe dayayarak ayağa kalktı. Yüzündeki damarlar şişmiş, gözleri öfkeyle parlıyordu. "Oğlum, ne anlatıyorsun sen?" dedi, sesi odanın duvarlarında yankılanırken. "Farkında mısın kurduğun cümlelerin?" Kaan dik duruşunu bir milim bile bozmadı. Bakışları Yüzbaşı’nın gözlerine kilitliydi. "Komutanım, ben buraya adım atmadan önce her detayı tek tek araştırdım. Altı yıl öncesinden başlayan tüm görev raporlarını inceledim, haberleri taradım, bölgedeki köylülerle konuştum..." Yüzbaşı Cemal derin bir nefes verip başını iki yana salladı, masasının arkasında sabırsız adımlarla turlamaya başladı. "Amanoslar dedikodu kaynar Öztürk! Her kayanın altından bir efsane, her köylünün ağzından bir komplo teorisi çıkar! Kulaktan dolma laflarla, dağdaki çobanların masallarıyla mı buraya kadar gelip karakolun dibinde operasyon çekiyorsunuz?" "Kulaktan dolma laflar değil komutanım!" dedi Kaan, sesi kılıç kadar keskindi. "Hatta bölgede gözlerimizin önünde ölen o kaçakçı dahi vurulmadan önce aynı istihbaratı verdi. Adam can havliyle gözümün içine bakarak 'Kurt askerle çalışıyor' dedi." Barış, Mert ve Serkan, Yüzbaşı’nın masasının önünde duruyorlardı. Odadaki tek ses, duvarda takırdayan eski pilli saatin tik-taklarıydı. Yüzbaşı adımlarını aniden durdurdu. Yüzündeki öfke yerini soğuk, tekinsiz bir ciddiyete bıraktı. Kaan’a doğru bir adım yaklaştı, aralarındaki mesafeyi sıfırlayacak kadar eğildi. "Kurt dedikleri o şerefsiz dağın iti..." diye fısıldadı Yüzbaşı, her kelimenin üzerine basarak. "Ordunun içine uzandığını iddia ediyorsun yani? Bu vatan hainliğidir Öztürk. Çok ağır bir ithamdır." Kaan cevap vermedi, sadece gözlerinin içine bakmaya devam etti. Yüzbaşı geriye çekilip ellerini beline koydu. Odadaki her bir personelin—Barış'ın, Mert'in, Serkan'ın—yüzünü tek tek süzdü. Sonra doğrudan Kaan’ın gözlerine dikti bakışlarını: "Peki... Elinizde bunu kanıtlayacak tek bir somut delil... Ya da bir isim var mı?" Soru odanın ortasına patlamaya hazır bir el bombası gibi düşmüştü. Barış ve Mert bakışlarını Kaan’a çevirdi. Kaan göğsünü şişirerek derin bir nefes aldı. Öfke gırtlağına kadar tırmanmıştı. Dudaklarını araladı: "Rı—" Tak. Tak. Kapı iki el sertçe vuruldu. Kaan’ın cümlesi boğazında tıkandı. Odadaki herkes anında başını kapıya çevirdi. Kapının kolu indi ve içeriye Rıza Başçavuş girdi. "Komutanım, müsaadenizle..." dedi Rıza, sesi samimi ve rahatlatıcı bir tondaydı. "Geldiklerini duyunca hemen koştum. Çok şükür... Çok şükür sağ salim dönmüşler." Rıza, Kaan’ın yanına kadar yürüyüp Mert’in kanlı balistik yeleğini gördüğünde duraksadı. Mert’in omzuna elini koyup sıktı. "Evladım... Üstün başın kan içinde. İyi misiniz aslanım? Yaralı falan yok değil mi?" Yüzbaşı, Rıza’nın bu içten tavrını izlerken derin bir nefes verip Kaan ve ekibine döndü. Yüzündeki öfke yerini Rıza’ya olan minnet duygusuna bırakmıştı. "Şu halinize, şu şansınıza bakın..." dedi, sesi sitem doluydu. "Eğer Rıza Başçavuş olmasaydı... Arkanızdan komandoları çıkarmasaydık şimdi o sığınakta ne haldeydiniz, Allah bilir! Çıkabilir miydiniz o delikten? Yatıp kalkıp Rıza Başçavuş'unuza dua edin. Adam sizin için ortalığı ayağa kaldırdı burada." Odadaki hava iyice ağırlaştı. Kaan’ın boğazında düğümlenen o iki harf, dilinin ucında kaskatı kaldı. Rıza, Kaan’a doğru dönüp babacan bir gülümsemeyle elini onun da omzuna koydu. Yıllardır tanıdıkları o sıcak, güven veren dokunuştu bu. "Kaan’ım..." dedi alçak ve samimi bir tonla. "Kafa dik, hırsın bazen gözünü bürüyeceğini bilirim ama yalnız değilsiniz oğlum. Biz buradayız. Başınıza bir şey gelse ben ne derim sizin ailenize?" Kaan, omzundaki elin baskısı altında çene kaslarını sıktı. Zihnindeki ipuçları ile tam karşısında duran bu adamın bakışları birbirini tutmuyordu. Bir tarafta dağdaki şüpheler, diğer tarafta hayatlarını kurtaran o tanıdık yüz... Kaan tek bir kelime bile edemedi. Yarım kalan "Rı—" ismi, karakol odasının soğuk duvarları arasında sessizce eriyip gitti. Yüzbaşı’nın makam odasından çıkan adı…