Yarışılmayan Acılar
Yazar: Mehmet Korkmaz

Yarışılmayan Acılar Sabahın ilk ışıkları, kasabanın kuzeyindeki alçak tepeye, o sakin kabristana süzülürken, toprağın üzerindeki çiy taneleri parlıyordu. Mezarlığın etrafını saran alçak taş duvar, sabahın serinliğinde daha da gri, daha da yaşlı görünüyordu. İçeride, düzensiz sıralarla dizilmiş yüzlerce mezar taşı, uykusundan yeni uyanmış bir ordunun kelimesiz nöbeti gibi duruyordu. Hava serindi. Toprağın o kendine has, hafif rutubetli kokusu, sabahın ilk nefesiyle birlikte havaya karışıyordu. Uzaktan bir horozun ötüşü, yakındaki zeytinlikten hışırdayan rüzgâr ve kuşların cıvıltısı... Hepsi o kutsal sessizliğin içinde kaybolup gidiyordu. O tepenin en yüksek noktasında, doğuya bakan yamaçta, tek başına duruyordu. Yanında, rüzgârda hafifçe sallanan bayrak direği ve üzerinde süzülen Türk bayrağı vardı. Bayrak, sabahın ilk ışıklarıyla parlıyor, kırmızı-beyaz renkleri yeşil çimenlerin üzerinde keskin bir tezat oluşturuyordu. Mezar taşı, mermerden yapılmıştı ve pürüzsüz yüzeyi sabah güneşinde parlıyordu. Üzerinde altın harflerle kazınmıştı: ŞEHİT PİYADE KOMANDO ÇAVUŞ EMRE KARACA 1989 - 2010 "VATAN İÇİN CANINI VEREN, ÖLMEZ" Mezarın başında, taze çiçekler vardı. Kırmızı güller ve beyaz zambaklar... Ve o mezarın altında yatan adam... O, artık hiçbir şey duymuyordu. Ama eğer duyabilseydi... Eğer o mermerin altından, o karanlık toprağın içinden, bir kez daha bakabilseydi... Duyamıyordu belki ama hissetti. Toprağın derinliklerinden, demir kapının gıcırtısıyla yayılan o tanıdık titreşimi... Yıllar önce birlikte yürüdükleri o adımların ağırlığını, o botların çakılları ezdiğinde çıkardığı sesi... Ruhunun bir yerlerinde, altı yıl önceki o genç çavuş hâlâ nöbetteydi. Gözleri olmasa da gördü. Mezarlığın girişinden süzülen tanıdık siluetleri... Omuzları geriye çekilmiş, çeneleri sıkı, adımları yavaş ama kararlı... Yıllar geçse de o duruş değişmemişti. Askerliğin o silinmez mührü, bedenlerine kazınmıştı bir kere. O, toprağın altından, mermerin soğukluğundan, karanlığın derinliklerinden... Bayrağıyla onları selamladı. Sanki o bayrak, onun son selamıydı. Sanki o kumaşın hışırtısı, onun "Hoş geldiniz kardeşlerim" fısıltısıydı. Siluetler, mezarın birkaç adım önünde durdular. Sessizlik, o kadar yoğundu ki, rüzgârın bayrakta çıkardığı hışırtı bile gürültülü geliyordu. Mezarın altında yatan adam... O, artık onlarla birlikteydi. Yine beş kişiydiler. Yine aynı tepedeydiler. Yine aynı nöbetteydiler. Kaan, öne doğru bir adım attı. Dik durdu, omuzları geriye çekilmiş, çenesi sıkı. Gözleri mezar taşına kilitlenmişti. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama çenesindeki kaslar gerilmişti. Kelimesiz, askeri bir selam duruşuyla bekledi. Gözlerinde yaş yoktu. Ama eğer bakabilseydi, o çenenin ne kadar sıkı olduğunu, o omuzların ne kadar gerildiğini, o bakışların ne kadar boğan bir ağırlık taşıdığını görürdü. Barış, usulca diz çöktü. Mezarın başındaki çimenlere, ıslak toprağa dizlerinin battığını hissetmedi bile. Elleriyle mezar taşının önündeki çiçekleri düzeltti. Sonra başını öne eğdi, gözlerini kapattı. "Çavuşum..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Biz geldik." Duraksadı. Boğazındaki düğümü yutkunmaya çalıştı. "Keşke sen de olsaydın lan..." dedi, sesi çatallanarak. "Botlarını temizlerdim yine. O boktan iddiayı tekrar kaybederdim ama... Ama sen burada olurdun." Gözlerini açtı, mezar taşına baktı. Üzerindeki o altın harfler, "ŞEHİT" kelimesi... Gözleri buğulandı ama yaşlar dökülmedi. Sadece bakışları, o mermerin üzerinde kayboldu. "Efendim..." diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmuyordu. "Beni affet kardeşim. O gece... O gece sana zamanında ulaşamadım. Belki kurtarabilirdim. Belki..." Başını öne eğdi, alnını mezar taşına dayadı. "Seni çok özledim lan..." Serkan, mezarın sol tarafında duruyordu. Başını öne eğmiş, ellerini cebine sokmuştu. Yüzü görünmüyordu ama omuzları hafifçe titriyordu. Sessizdi, her zamanki gibi... Ama o sessizlik, en yüksek çığlıktan daha ağırdı. Gözleri kapalıydı, dudakları hafifçe kıpırdıyordu; içinden bir şeyler mırıldanıyordu. Dua mı, yoksa Emre'ye…