Aynı Yerde, Eskisi Gibi
Yazar: Mehmet Korkmaz

Aynı Yerde, Eskisi Gibi Metal kaşıkların çelik tabldotlara vuruşundan çıkan o ritmik ses, karakol yemekhanesinin basık tavanında çınlayıp duruyordu. Pencerelerden giren güneş, buharı tüten çorba kokusuna karışıp havadaki kasveti daha da ağırlaştırırken, duvarın baş köşesindeki “TANRIMIZA HAMDOLSUN, MİLLETİMİZ VAROLSUN” yazısının altında onlarca er sessizce rızkını kaşıklıyordu. Barış, dağıtım tezgâhının küçük cam bölmesinden doldurttuğu çelik tabldotu iki eliyle kavrayıp masaya doğru adımladı. Yüzüne yayılan tebessümle yemeğe bakarak mırıldandı: “Of be! Fırında tavuk, yüksük çorbası, bir de halka tatlısı... Menüye gel menüye!” Sandalyesini çekip gürültüyle oturdu. Karşısında oturan Mert, kaşığını yavaşça çorbaya daldırıyordu. Ancak zihni orada değildi; gözü iki de bir masanın ahşap yüzeyinde, ekranı karanlık duran telefonuna kayıyordu. Serkan bu huzursuz hareketliliği fark etti. Bakışlarını Mert’in yüzünde gezdirdi ama hiçbir şey söylemeyip kaşığını sessizce çorbasına daldırdı. O sırada yemekhanenin ağır kapısı açıldı. Üç er, kendi aralarında şakalaşıp gülüşerek içeri girdi. “Yarın tuvalet temizliği sende İlyas, kaçışın yok!” “Ben yarın yapmam aga, devriye listesindeyim zaten!” Kaan, Serkan ve Barış başlarını hafifçe çevirip kapıdan giren askerlere baktılar. Erler gürültüyle tezgâhın cam bölmesine doğru ilerlerken, tezgahtaki dağıtım erinin sert uyarısıyla karşılaştılar: “Sessiz olun lan poşetler! Komutanlar burada yemek yiyor.” Üç er bir anda toparlandı. Başlarını çevirdiklerinde sivil komutanların masada oturduğunu gördüler. Hızla tabldotlarını alıp, komutanların masasının önünden geçerken başlarını saygıyla öne eğerek kafa selamı verdiler ve arka masalardan birine oturdular. Haber vermeyi bekleyen masadaki telefonun ekranı aydınlandı. Mert, masadakilerin fark etmeyeceği bir serilikle telefonu eline alıp ekranı kaydırdı. Ekranda tek bir cümle belirdi: “Aynı yerde. Eskisi gibi.” Göğsü bir anlığına sıkıştı. Mesajı sildikten sonra telefonu tekrar cebine kaydırdı. İstemsizce yerinde kıpırdandı; yüzündeki o gergin ifadeyi gizlemeye çalışarak doğallıktan uzak bir tonda konuştu: “Beyler... Ben bir kasabayı gezeyim diyorum. Burada durdukça duvarlar üstüme geliyor gibi.” Kaan, çatalıyla tavuğundan bir parça koparırken gözlerini Mert’e dikti. “Yüzbaşı otel falan uğraşmayın, koğuşta boş ranzalar var, burada kalın dedi.” Mert yutkundu, bakışlarını masanın ortasına sabitledi. “Anladım... O zaman bir hava alayım ben. Arabayı alsam olur mu astsubayım?” Kaan, tavuğundan bir ısırık alırken duraksadı. Mert’in sesindeki o aceleci, kaçamak tonu sezmişti ama üstelemedi. Cebinden çıkardığı araba anahtarını ahşap masanın üzerine bıraktı. “Al.” Mert hiç beklemeden anahtarı kapıp masadan kalktı. Hızlı adımlarla yemekhaneden çıkıp giderken, masada kalan üç arkadaşı onun arkasından sessizce baktı. Barış kaşığını yarıda kesti, Kaan anahtarın çekildiği yere bakışlarını sabitledi, Serkan ise kaşlarını çatarak kapıyı izledi. Mert’in bu aniden gelişen kasaba sevdası ve yüzündeki o tuhaf telaş, masadaki üç adamın da kafasında aynı cevapsız soruyu bıraktı. Yemekhanenin ağır kokusundan sıyrılıp bahçenin genzi yakan kuru sıcağına çıktı. Adımları otoparkta duran gri Doğan’a yöneldi. Sürücü kapısının kolunu kavradı, açıp binecekken duraksadı. İçindeki o amansız darlık geçmemişti; aksine, cebindeki anahtar bile elini yakıyordu. Kapıyı yavaşça geri kapattı. Aracın etrafından dolanıp otoparkın arkasına, karakolun en kuytu köşesine doğru adımladı. Orada, yılların rüzgârıyla yıpranmış, boyası dökülmüş ve kenarda onları sessizce bekleyen iki numaralı nöbet kulübesini gördü. Yıllar sonra eski bir dostla karşılaşmış gibi adımları kendiliğinden kulübeye yöneldi. Kulübede eli tüfeğinde nöbet tutan genç askeri fark edince adımlarını yavaşlattı. Kulübenin hemen dibinde, güneşte rengi griye dönmüş, tahtaları çatlamış ahşap banka doğru yürüdü ve sessizce oturdu. Önünde uzayıp giden o kurak, derin vadiyi izlemeye başladı. Vadiye çöken toz bulutunu izlerken, sağ tarafındaki bo…